Esir Şehir Üçlemesi - Kemal Tahir
Esir Şehir üçlemesinde Kemal Tahir, önce birbiri ardınca bozguna, sonra en onur kırıcı haliyle işgale ve nihayet aydınları ve idarecileri tarafından ihanete uğramış bir milletin kolay kolay söze gelmez acılarını, cehalet ve yoksullukla içine sürüklendiği sefal çaresizliğini, tereddütler içinde silkinip üzerinden atmaya çalıştığı şu kadar asırlık yorgunluğunu anlatır.
Yalnız taşı toprağıyla değil, fikri ve duygusuyla da işgale uğramış bir şehrin ve yalnız savaş meydanlarında değil, ideoloji ve maneviyat cephesinde de hezimete uğramış bir milletin, temeli mütemadiyen sarsılıp tavanı çatırdamakta olan bir imparatorlukta yolunu bulmaya çalışan talihsiz insanların hikayesini anlatır.
Herkesin kendince bir çare düşündüğü ve fakat büyük umutlarla ve inanılmaz fedakarlıklarla uğrunda çabalanan her çarenin daha büyük bir yıkımdan başka bir şey getirmediği korkunç bir çaresizlik devrini anlatır.
Esir Şehir Üçlemesi 1- Esir Şehrin İnsanları
Seferberlik yıllarını İspanya'da, savaştan ve savaşın sonunda nefes nefese kalmış milletten uzakta, güvenlik ve esenlik içinde geçiren Kâmil bey, İstanbul'a döndüğünde, ömründe ilk kez parasızlığın insanı içine düşürdüğü çaresizlikle yüzleşir. İşgal altındaki İstanbul cadı kazanı gibi kaynarken, Selim Paşa'nın biricik oğlu, şehri salgın bir hastalık gibi kuşatmış yoksulluğun kıyısında durmaktadır. Kamil, bu yenik şehirde görüp şaştığı tuhaf olayların kendi kaderinin de bir parçası olduğunu bilmeksizin, ne olduğuna kendisinin de akıl erdiremediği bir şeyi aramaktadır. Bilmeden aradığını bulmasıyla, devrin kaçınılmaz cenderesine kapılması bir olur. Esir şehrin sokaklarında güven ve ihanet, iki eski dost gibi kol kola yürümektedir.
Esir Şehir Üçlemesi 2- Esir Şehrin Mahpusu
Cezası kesinleşen ve 7 yıla hüküm giyen Kâmil beyin sınavı daha yeni başlamaktadır. İnandığı dava için hürriyetini vermiştir ama, kaderin ondan istedikleri bu kadarla kalacağa benzememektedir. Aile saadeti ve erkeklik gururu arasında seçim yapmaya zorlanacak, esir şehrin mahpusu bir büyük bedel daha ödemekten kendini kurtaramayacaktır.
Esir Şehir Üçlemesi 3- Yol Ayrımı
Aradan 10 yıl geçmiş, zafer kazanılmış, cumhuriyet ilan edilip sonunda vatan toprağı işgalden kurtarılmıştır. Toprak kurtarılmıştır ama, kafalar ve gönüller halen işgal altındadır. Koca bir imparatorluk 20 yıl içinde çökmüş, dağılmış ve artık sıra bütün kurumlarıyla bu yıkılmış imparatorluğun tasfiye edilmesine gelmiştir. İttihatçıların yıktığı imparatorluğun tasfiye sürecini üzerine almış görünen Halkçılar, despotlukta ve halka rağmen iş görmede saltanat devrini hiç mi hiç aratmamaktadır.
Adı cumhuriyet olan bir rejimin muhalefeti de olmalı deyip yeni bir parti kurulacak, abartılı bir iktidar mücadelesi Anadoluyu baştan başa kaplayıp katı ve kısır bir mücadelenin ardından, muhalefet denilen şey belirsiz bir zamana kadar tümüyle rafa kalkacaktır.
Aşağıdaki veciz ifadeler bu üç romandan alınmıştır:
Bir milletin bayrağı o milletin başı gibi düşer!
Herkes söz almak ve söz söylemek hakkına haiz ise de, onları kullanmak cüreti kimsede kalmamıştır.
Katırlar tepişir, arada eşekler tatlı candan olur.
Su katılmamış yerli olmayınca hiçbir şey olunmaz. İnsan bile olunmaz. Çünkü gerçekten namuslu olunamaz.
Eğer her millet ilk zorlukta, yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa, dünyada tarih diye bir şey kalmaz.
Ölüm ki, yaşamaya karşı haksız düşmenin son boğumudur.
Yalnız taşı toprağıyla değil, fikri ve duygusuyla da işgale uğramış bir şehrin ve yalnız savaş meydanlarında değil, ideoloji ve maneviyat cephesinde de hezimete uğramış bir milletin, temeli mütemadiyen sarsılıp tavanı çatırdamakta olan bir imparatorlukta yolunu bulmaya çalışan talihsiz insanların hikayesini anlatır.
Herkesin kendince bir çare düşündüğü ve fakat büyük umutlarla ve inanılmaz fedakarlıklarla uğrunda çabalanan her çarenin daha büyük bir yıkımdan başka bir şey getirmediği korkunç bir çaresizlik devrini anlatır.
Esir Şehir Üçlemesi 1- Esir Şehrin İnsanları
Seferberlik yıllarını İspanya'da, savaştan ve savaşın sonunda nefes nefese kalmış milletten uzakta, güvenlik ve esenlik içinde geçiren Kâmil bey, İstanbul'a döndüğünde, ömründe ilk kez parasızlığın insanı içine düşürdüğü çaresizlikle yüzleşir. İşgal altındaki İstanbul cadı kazanı gibi kaynarken, Selim Paşa'nın biricik oğlu, şehri salgın bir hastalık gibi kuşatmış yoksulluğun kıyısında durmaktadır. Kamil, bu yenik şehirde görüp şaştığı tuhaf olayların kendi kaderinin de bir parçası olduğunu bilmeksizin, ne olduğuna kendisinin de akıl erdiremediği bir şeyi aramaktadır. Bilmeden aradığını bulmasıyla, devrin kaçınılmaz cenderesine kapılması bir olur. Esir şehrin sokaklarında güven ve ihanet, iki eski dost gibi kol kola yürümektedir.
Esir Şehir Üçlemesi 2- Esir Şehrin Mahpusu
Cezası kesinleşen ve 7 yıla hüküm giyen Kâmil beyin sınavı daha yeni başlamaktadır. İnandığı dava için hürriyetini vermiştir ama, kaderin ondan istedikleri bu kadarla kalacağa benzememektedir. Aile saadeti ve erkeklik gururu arasında seçim yapmaya zorlanacak, esir şehrin mahpusu bir büyük bedel daha ödemekten kendini kurtaramayacaktır.
Esir Şehir Üçlemesi 3- Yol Ayrımı
Aradan 10 yıl geçmiş, zafer kazanılmış, cumhuriyet ilan edilip sonunda vatan toprağı işgalden kurtarılmıştır. Toprak kurtarılmıştır ama, kafalar ve gönüller halen işgal altındadır. Koca bir imparatorluk 20 yıl içinde çökmüş, dağılmış ve artık sıra bütün kurumlarıyla bu yıkılmış imparatorluğun tasfiye edilmesine gelmiştir. İttihatçıların yıktığı imparatorluğun tasfiye sürecini üzerine almış görünen Halkçılar, despotlukta ve halka rağmen iş görmede saltanat devrini hiç mi hiç aratmamaktadır.
Adı cumhuriyet olan bir rejimin muhalefeti de olmalı deyip yeni bir parti kurulacak, abartılı bir iktidar mücadelesi Anadoluyu baştan başa kaplayıp katı ve kısır bir mücadelenin ardından, muhalefet denilen şey belirsiz bir zamana kadar tümüyle rafa kalkacaktır.
Aşağıdaki veciz ifadeler bu üç romandan alınmıştır:
Bir milletin bayrağı o milletin başı gibi düşer!
Herkes söz almak ve söz söylemek hakkına haiz ise de, onları kullanmak cüreti kimsede kalmamıştır.
Katırlar tepişir, arada eşekler tatlı candan olur.
Su katılmamış yerli olmayınca hiçbir şey olunmaz. İnsan bile olunmaz. Çünkü gerçekten namuslu olunamaz.
Eğer her millet ilk zorlukta, yüzyıllar boyu biriktirdiği haklarını kaldırıp atarsa, dünyada tarih diye bir şey kalmaz.
Ölüm ki, yaşamaya karşı haksız düşmenin son boğumudur.
Yorumlar
Yorum Gönder