Ve Çanakkale Üçlemesi 1- Geldiler - Mustafa Necati Sepetçioğlu
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Çanakkale konulu tarihi roman dizisi “Ve Çanakkale”; Geldiler, Gördüler ve Döndüler adlı üç kitaptan oluşmaktadır. Yazarın, Dünki Türkiye ve Bugünkü Türkiye romanları arasında bir köprü vazifesi de gören Ve bir bakıma Osmanlı ile Türkiye'yi birbirine bağlayan Çanakkale üçlemesi, aslında TRT için kaleme alınmış “Çanakkale İçinde Bir Dolu Testi” adlı dizi senaryosunun, yayınevinin talebi üzerine romanlaştırılmasından doğmuştur. Çanakkale destanını anlatan tarihi romanlar arasında bir ilk ve öncü olma özelliği taşır. Ve Çanakkale; konusu, kurgusu ve edebi nitelikleri bakımından dört dörtlük bir tarihi roman dizisidir.
Roman ilerledikçe, fikirler, olaylar ve kişiler kaderin onlar için yazdığı senaryoya uygun olarak, belli bir zamana, belli bir yere doğru sürükleniyor. İngiliz lordları, İttehatçı paşalar, siviller, askerler, gafiller, hainler ve vatanseverler, hepsi ayrı bir yönden zamanın ve mekânın kördüğüm olduğu aynı noktaya savruluyor. Londra’da, İstanbul’da, Halep’te, Kahire’de ve Beyrut’ta başka başka dertler, başka planlar, bambaşka acılar ve amansız, zamansız ayrılıklar yeşeriyor, sararıyor, soluyor.
Ve o son sahne. Çaresizliğe uzanan merhametli yardım elinin bir anlık gafletinden doğan çılgınlık ötesi bir vahşetin, okurun her satırda yinelenen itiraz dolu sessiz çığlıklarına rağmen, yavaş yavaş, kayıtsızca ve kıyıcı bir acımasızlıkla anlatıldığı o son satırlar... Bir anne, ölü bir bebek, sakat bir adam, çaresiz bir an, sokak kedileri ve aç köpekler... Yazarın kastı neydi bilmem. İkinci kitapta belki bir açıklaması vardır. Ama ben, şimdi, bu kitabın son sayfalarını henüz okuyup bitirmişken, bu vahşet tablosuyla ilgili tuhaf bir metafor canlanıyor zihnimde. Anne millettir diyorum. Çaresiz bir anda kendine uzanan ilk merhamet eline bırakıveriyor ölmüş evladını. O eller sakat bir adamın iyi niyetle uzanmış elleri. İyi niyetle başlayıp sonu hiç de iyi gelmeyen iki büyük askeri harekâtı, biri Enver Paşa'nın Sarıkamış, diğeri Cemal Paşa'nın Kanal macerasını hatırlıyorum; İttehatçılar olmalı diyorum. O bebek Osmanlı ülkesi, o kediler, aç köpekler İngilizler, Fransızlar, kandırılmış Araplar olmalı... Olur da bu kitabı okursanız, sözünü ettiğim satırları okurken bir de böyle düşünün.
Ve Çanakkale'nin hüzünlü sayfalarında, , fedakar, vefalı, sadık ve becerikli Recep Çavuş’un, daha kınası kurumamış taze gelinini görev uğruna bırakıp yola revan olan Yüzbaşı Ali’nin, karnındaki bebeğiyle asker yolu gözleyen Hesna’nın, Yahya Kaptan’ın, zavallı Sabri’nin, ruhsuz Cavidan’ın ve ona köle olan Doğan Bey’in, Müderris Emin Efendi ve onu ifteharla ağlatan fedakar talebelerinin hikayesini okurken, yüzyıl önce bu topraklarda kopan o dehşetli kasırgaların içinde her nasılsa ayakta kalabilmiş isimsiz kahramanların aziz hatırasına yaklaşmış olacaksınız. O kadar ki, gönlünüzü biraz açıp yazarın tasvirlerine eşlik ederek o günleri gözünüzde şöyle bir canlandırsanız, bu uzak devrin yakın hatırasına uzanıp dokunuvermeniz bile mümkün. Yüzyıl sonra, o günlere çok uzaktan şöyle bir dokunmanın bile geride ne derin bir yürek sızısı bıraktığını düşününce, çekilen acıların büyüklüğünü bugün hayal edebilmemiz bile imkansız görünüyor.
Çanakkale hakkında duyduğum, okuduğum, gördüğüm her ne varsa biliyorum ki, en iyisi, o büyük destanın cılız bir gölgesinden ibaret. Yine de, o gölgeleri büsbütün görünmezliğe düşmekten alıkoyan her türlü çabayı, Mehmet Akif ve Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi şair ve yazarlarımız başta olmak üzere, bu hususta verdiği hayırlı eserlerle milletin evlatlarına eşsiz hizmetlerde bulunan tüm değerli insanları içtenlikle alkışlıyorum. Bu öyle bir destan ki, ne yazılsa, nasıl söylense yetmez, yetmeyecektir. Yine de, yetmese de, anlatmak, anlatmaya çalışmak boynumuzun borcudur.
Çanakkale savaşının hemen öncesinde ülkenin ve milletin içinde bulunduğu yoksulluğu, bezginliği ve ümitsizliği çok güzel anlattığını düşündüğüm aşağıdaki satırları kitaptan aynen aktarıyorum.
""Tıkırtısı, arada bir tıslaması, yerli yersiz düdükleriyle çoktan yıpranmış bir başka tren soluğan atlar misâliydi, ha düştü ha düşecek, gidiyordu. Bol dumanlıydı, kapkaraydı. Vagonları da özü gibi; kimi dönemecin birinde hızlıca bir esinti yese dağılıp gideceğe benziyordu; çoğu, dökülüyordu, içi asker doluydu vagonların; yaralılardı, hastaydılar, kimisi sakattı. Eli yüzü düzgün, bedeni güvenlice görünenlerin de yüzlerinde bıkkınlık, gözlerinde umutsuzluk yerleşmişti. Onlardan aşağı kalmayan tek tük yolcu, yıpranmış ve yorgundu. Hemen hemen herkes yürek gönül içiçeliğinde, kendi yorgunluğu yahut yıpranmışlığını başkalarından saklarcasma kendileriyle meşguldü. Gözgöze gelişler çoğunlukla küçücük ve yoksul bir tebessümle, bir an, iki tekerlek tiki arasında ezilip bir sonrakine sürükleniyor, sonra, kendi düşlerinin yahut umudumsu heveslerinin peşine takılıyorlardı tekrar, bu böylece sürüp gidiyordu., trenin kapkaralığında da pek yadırganmıyordu.
Giyim kuşam aramak boşuna bir çaba sayılabilirdi. Elde avuçta bulunanın yenildiği, üstte başta kalanın giyildiği bir zamanın işaret taşlarını andırır insanlar, çoğu yerlerinden bile kalkamıyordu; kalkanlar, işte öylesine yılgın zamana belki varlıklarını duyurabilmek gibi bir saçma gayretle beş on adım gidip beş on adım geliyorlardı. Böyle olmasa belki de trenin kapkaralığının, vagonların kırık döküklüğünün, yerli yersiz düdüklerle arada bir uzun tıslamaların ve durup dinlenmeyen tıkırtıların farkına varılmayacaktı. Doluluğu susmuş bir tren., istenmemiş bir yerden geri dönmüş istenmemiş bir yere gidiyormuşcasına yol alıyordu. İlk uzun tünele girdiğinde büsbütün karardı; odun dumanının isi pası genizleri tıkadı. Tünelden çıkış kurumakta olan birçayın kıyısına oldu. Demiryolu çay boyu, çayın büyük kıvrıntılarına uygun yaylanıyor, epeyce ilerde de üç göz bir köprü üstünden geçeceğe benziyordu. Bataklığımsı bir çayırda halsiz yedi sekiz su sığırı ile az ötesinde bir o kadar cılız mı cılız kıl keçisi, hemen yakınlarında üç beş kara sığır., sözüm ona yayılıyorlardı. Sıcaktı. Güneşin acımazlığı toprağa vurmuştu.
Köprüden sonra bir iki tarlada tek tük insanlar görünmeğe başladı. İlerde köyümsü bir yıkıntı yaklaşıyordu. Basık, toprak damında kurumuş otların kararmışlığıyla yere yapışık gibi evler., göz oyuklarını andırır pencereleriyle, yahut penceresiz kerpiç suratlı duvarlarıyla trene bakıp geçtiler., sonra bir iki bahçe, bakımlıcaydılar, sakat ve yaşlı erkeklerle beli bükülmüş ihtiyar kadınlar, çalışıyor mu oturuyorlar mı belirsiz, bahçelerde yahut tarlalardaydı., sâdece biri, içlerinden bir yaşlı kadın, şöyle bir doğrulup yanlamasına el salladı trene.. suyun yüzünde buğulanmaya benzer bir el sallayıştı.""
Ve Çanakkale Üçlemesi: Geldiler, Gördüler, Döndüler
Mustafa Necati Sepetçioğlu - İrfan Yayınevi
Ve Çanakkale Üçlemesi Birinci Kitap: Geldiler
Mustafa Necati Sepetçioğlu, Ve Çanakkale dizisinin ilk kitabı olan Geldiler adlı romanda, Çanakkale kıyılarında bir şafak vakti martıların, evet yüzlerce, binlerce martının bir doyumluk yem için birbirine girdiği gerçek üstü bir savaş manzarasını tasvir ederek başlıyor hikayesini anlatmaya. Sonra bir ala martının gözüyle, hüzünlü bir fotoğrafını çekiyor Çanakkale’nin. Savaşın, ateşin ve ölümün uzaklarda olduğu, toprağı kana bulayacak kızılca bir kıyametin kopmanın eşiğinde durduğu yorgun ve sessiz bir bekleyiş anının hüzünlü fotoğrafını. O garip anda donmuş gibi görünen zaman, bir ala martının yorgun kanatlarında mı, bir asker katarının nefes nefese gidişinde mi bilinmez, yeniden akmaya başlıyor. Asrın yüzleşmesi için, pusulalar ve takvimler Çanakkale'yi gösteriyor. Malazgirt'ten Niğbolu'ya, Mohaç'tan Plevne'ye kadar, son bin yılın hesabı orada görülecek.Roman ilerledikçe, fikirler, olaylar ve kişiler kaderin onlar için yazdığı senaryoya uygun olarak, belli bir zamana, belli bir yere doğru sürükleniyor. İngiliz lordları, İttehatçı paşalar, siviller, askerler, gafiller, hainler ve vatanseverler, hepsi ayrı bir yönden zamanın ve mekânın kördüğüm olduğu aynı noktaya savruluyor. Londra’da, İstanbul’da, Halep’te, Kahire’de ve Beyrut’ta başka başka dertler, başka planlar, bambaşka acılar ve amansız, zamansız ayrılıklar yeşeriyor, sararıyor, soluyor.
Ve o son sahne. Çaresizliğe uzanan merhametli yardım elinin bir anlık gafletinden doğan çılgınlık ötesi bir vahşetin, okurun her satırda yinelenen itiraz dolu sessiz çığlıklarına rağmen, yavaş yavaş, kayıtsızca ve kıyıcı bir acımasızlıkla anlatıldığı o son satırlar... Bir anne, ölü bir bebek, sakat bir adam, çaresiz bir an, sokak kedileri ve aç köpekler... Yazarın kastı neydi bilmem. İkinci kitapta belki bir açıklaması vardır. Ama ben, şimdi, bu kitabın son sayfalarını henüz okuyup bitirmişken, bu vahşet tablosuyla ilgili tuhaf bir metafor canlanıyor zihnimde. Anne millettir diyorum. Çaresiz bir anda kendine uzanan ilk merhamet eline bırakıveriyor ölmüş evladını. O eller sakat bir adamın iyi niyetle uzanmış elleri. İyi niyetle başlayıp sonu hiç de iyi gelmeyen iki büyük askeri harekâtı, biri Enver Paşa'nın Sarıkamış, diğeri Cemal Paşa'nın Kanal macerasını hatırlıyorum; İttehatçılar olmalı diyorum. O bebek Osmanlı ülkesi, o kediler, aç köpekler İngilizler, Fransızlar, kandırılmış Araplar olmalı... Olur da bu kitabı okursanız, sözünü ettiğim satırları okurken bir de böyle düşünün.
Ve Çanakkale'nin hüzünlü sayfalarında, , fedakar, vefalı, sadık ve becerikli Recep Çavuş’un, daha kınası kurumamış taze gelinini görev uğruna bırakıp yola revan olan Yüzbaşı Ali’nin, karnındaki bebeğiyle asker yolu gözleyen Hesna’nın, Yahya Kaptan’ın, zavallı Sabri’nin, ruhsuz Cavidan’ın ve ona köle olan Doğan Bey’in, Müderris Emin Efendi ve onu ifteharla ağlatan fedakar talebelerinin hikayesini okurken, yüzyıl önce bu topraklarda kopan o dehşetli kasırgaların içinde her nasılsa ayakta kalabilmiş isimsiz kahramanların aziz hatırasına yaklaşmış olacaksınız. O kadar ki, gönlünüzü biraz açıp yazarın tasvirlerine eşlik ederek o günleri gözünüzde şöyle bir canlandırsanız, bu uzak devrin yakın hatırasına uzanıp dokunuvermeniz bile mümkün. Yüzyıl sonra, o günlere çok uzaktan şöyle bir dokunmanın bile geride ne derin bir yürek sızısı bıraktığını düşününce, çekilen acıların büyüklüğünü bugün hayal edebilmemiz bile imkansız görünüyor.
Çanakkale hakkında duyduğum, okuduğum, gördüğüm her ne varsa biliyorum ki, en iyisi, o büyük destanın cılız bir gölgesinden ibaret. Yine de, o gölgeleri büsbütün görünmezliğe düşmekten alıkoyan her türlü çabayı, Mehmet Akif ve Mustafa Necati Sepetçioğlu gibi şair ve yazarlarımız başta olmak üzere, bu hususta verdiği hayırlı eserlerle milletin evlatlarına eşsiz hizmetlerde bulunan tüm değerli insanları içtenlikle alkışlıyorum. Bu öyle bir destan ki, ne yazılsa, nasıl söylense yetmez, yetmeyecektir. Yine de, yetmese de, anlatmak, anlatmaya çalışmak boynumuzun borcudur.
Çanakkale savaşının hemen öncesinde ülkenin ve milletin içinde bulunduğu yoksulluğu, bezginliği ve ümitsizliği çok güzel anlattığını düşündüğüm aşağıdaki satırları kitaptan aynen aktarıyorum.
""Tıkırtısı, arada bir tıslaması, yerli yersiz düdükleriyle çoktan yıpranmış bir başka tren soluğan atlar misâliydi, ha düştü ha düşecek, gidiyordu. Bol dumanlıydı, kapkaraydı. Vagonları da özü gibi; kimi dönemecin birinde hızlıca bir esinti yese dağılıp gideceğe benziyordu; çoğu, dökülüyordu, içi asker doluydu vagonların; yaralılardı, hastaydılar, kimisi sakattı. Eli yüzü düzgün, bedeni güvenlice görünenlerin de yüzlerinde bıkkınlık, gözlerinde umutsuzluk yerleşmişti. Onlardan aşağı kalmayan tek tük yolcu, yıpranmış ve yorgundu. Hemen hemen herkes yürek gönül içiçeliğinde, kendi yorgunluğu yahut yıpranmışlığını başkalarından saklarcasma kendileriyle meşguldü. Gözgöze gelişler çoğunlukla küçücük ve yoksul bir tebessümle, bir an, iki tekerlek tiki arasında ezilip bir sonrakine sürükleniyor, sonra, kendi düşlerinin yahut umudumsu heveslerinin peşine takılıyorlardı tekrar, bu böylece sürüp gidiyordu., trenin kapkaralığında da pek yadırganmıyordu.
Giyim kuşam aramak boşuna bir çaba sayılabilirdi. Elde avuçta bulunanın yenildiği, üstte başta kalanın giyildiği bir zamanın işaret taşlarını andırır insanlar, çoğu yerlerinden bile kalkamıyordu; kalkanlar, işte öylesine yılgın zamana belki varlıklarını duyurabilmek gibi bir saçma gayretle beş on adım gidip beş on adım geliyorlardı. Böyle olmasa belki de trenin kapkaralığının, vagonların kırık döküklüğünün, yerli yersiz düdüklerle arada bir uzun tıslamaların ve durup dinlenmeyen tıkırtıların farkına varılmayacaktı. Doluluğu susmuş bir tren., istenmemiş bir yerden geri dönmüş istenmemiş bir yere gidiyormuşcasına yol alıyordu. İlk uzun tünele girdiğinde büsbütün karardı; odun dumanının isi pası genizleri tıkadı. Tünelden çıkış kurumakta olan birçayın kıyısına oldu. Demiryolu çay boyu, çayın büyük kıvrıntılarına uygun yaylanıyor, epeyce ilerde de üç göz bir köprü üstünden geçeceğe benziyordu. Bataklığımsı bir çayırda halsiz yedi sekiz su sığırı ile az ötesinde bir o kadar cılız mı cılız kıl keçisi, hemen yakınlarında üç beş kara sığır., sözüm ona yayılıyorlardı. Sıcaktı. Güneşin acımazlığı toprağa vurmuştu.
Köprüden sonra bir iki tarlada tek tük insanlar görünmeğe başladı. İlerde köyümsü bir yıkıntı yaklaşıyordu. Basık, toprak damında kurumuş otların kararmışlığıyla yere yapışık gibi evler., göz oyuklarını andırır pencereleriyle, yahut penceresiz kerpiç suratlı duvarlarıyla trene bakıp geçtiler., sonra bir iki bahçe, bakımlıcaydılar, sakat ve yaşlı erkeklerle beli bükülmüş ihtiyar kadınlar, çalışıyor mu oturuyorlar mı belirsiz, bahçelerde yahut tarlalardaydı., sâdece biri, içlerinden bir yaşlı kadın, şöyle bir doğrulup yanlamasına el salladı trene.. suyun yüzünde buğulanmaya benzer bir el sallayıştı.""
Ve Çanakkale Üçlemesi: Geldiler, Gördüler, Döndüler
Mustafa Necati Sepetçioğlu - İrfan Yayınevi




Yorumlar
Yorum Gönder