Anayasa Değişikliği Hakkında Düşündüklerim
Bu konuyu çok düşündüm ve değişiklik teklifini madde madde inceledim. Öngörülen değişikliklerin çok büyük bir kısmı anayasamızın yeni duruma uyarlanmasıyla ilgili teknik düzenlemelerden, başbakana ve bakanlar kuruluna ait yetki ve görevlerin Cumhurbaşkanlığıyla ilişkilendirilmesine dair metin uyarlamalarından ibaret. Değişikliğin bel kemiğini ise, Cumhurbaşkanlığı sistemi olarak bildiğimiz yeni yapının, yani yürütme organının yeniden kurgulanmasıyla ilgili hükümler oluşturuyor. Bu nedenle, vatandaş olarak sandıkta vereceğimiz kararın en önemli ve en belirleyici dayanağı, bu sistem değişikliği haakkındaki kanaatimiz ve bu kanaatin dayandığı gerekçeler olacaktır. Sonuç ne olursa olsun, ülkenin kaderini milletin kararı tayin edecektir. Hayırlara vesile olmasını dilerim.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi hakkında yapılan anayasa değişikliği, Türkiye'nin zar zor yürüyen ve ardı arkası kesilmeyen krizlerle sarsılıp durmakta olan yönetim sisteminin bütünüyle kaotik ve sürdürülemez bir belirsizlik örneğine dönüşmesi sonucunu ortaya çıkarmış, bu kaotik yapısıyla sistemin bizzat kendisi kriz ve istikrarsızlık için ciddi risk ve tehditlerin kaynağı haline gelmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı'mızın güçlü liderliği, bugün olası bu riskleri zayıflatan ve öteleyen yegâne faktördür ve şu anda sistemin, cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki uyumdan başkaca bir sigortası maalesef bulunmamaktadır. Şu anda, anayasa değişikliğiyle getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sistemi, ülkemiz için bir lüks ya da keyfiyet değil, çok önemli ve acil bir ihtiyaçtır. Bu açıdan bakıldığında, gerçekte bu değişimin, yönetim sisteminin bozulan dengelerini yeniden düzenleyen ve siyasi istikrarı daha güçlü bir şekilde tahkim eden mecburi bir onarım faaliyeti olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bu ülke, uzun yıllar boyunca kualisyonlarla yönetilmiş, parçalı siyasetin ve siyasi istikrarsızlığın olumsuz sonuçlarıyla tekrar tekrar yüzleşerek, "Bir ülke nasıl yönetilmez"'in adeta kitabını yazmıştır. Bırakın icraat yapmayı, icraatlarını planlamaya bile vakit bulamayan kısa ömürlü hükümetler, siyasi ahlakı ve ülkedeki siyaset kültürünü zehirleyen bakanlık ve millet vekilliği pazarlıkları, medya veya başka güç odaklarının üfürükleriyle savrulmaya yazgılı zayıf iktidarlar, havada uçan anayasa kitapçıklarıyla havaya uçan milyar dolarlar... Bu ülkenin, bundan çok daha iyisini hak ettiğini düşünüyor ve buna içtenlikle inanıyorum. Bu ülke yönetilebilsin diye Cumhurbaşkanlığı sistemine "Evet" diyorum.
Gazete manşetleriyle hükümetlerin kurulduğu, döviz manüpülasyonlarıyla milletin soyup soğana çevrildiği, birkaç milyon dolar için ona buna avuç açıldığı, vekil transferleriyle iktidarın el değiştirdiği, taş üstüne taş konmadan seçimden seçime koşulduğu günlere geri dönmemek, üç kuruşluk kazancımı faiz lobilerine ve enflasyon canavarına yem etmemek için "Evet" diyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü liderliğine güveniyor, fakat onun ilelebet başımızda kalamayacağını da biliyorum. Onun ardından her şey eski haline dönmesin, millet yeni bir lider buluncaya kadar yeni Türkiye vizyonu kesintiye uğramasın, bu devlet onsuz da yönetilebilsin diye "Evet" diyorum.
Menfaatleri bu milletin menfaatleriyle asla örtüşmeyen güç ve etki odakları, teröristler, Türkiye düşmanları ve sözde demokrat haçlı kalıntıları "Hayır" cephesinde birleştiği için milletimin yanında duruyor ve ülkem için Cumhurbaşkanlığı sistemine "Evet" diyorum.
PKK'nın, HDP'nin ve bilumum Türkiye düşmanlarının şevkle sahiplendiği hayır cephesindeki vatandaşlarımızın sağduyusuna güvenerek, onlara sormak istiyorum: "Lütfen etrafınıza bir bakın, kimlerle omuz omuza durduğunuzu göremiyor musunuz?"
Bazıları, "biz onları biliyoruz, ama bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir," diyorlar. Bütün bozuk saatlerin aynı anda doğruyu göstereceği tutmuş olabilir mi? Aslında onlar, mükemmel bir olasılıksızlığın resmine bakıyor, belki de bu yüzden gerçeği göremiyorlar.
Tüm yandaş ve yanaşmalarıyla bölücü örgüt, fethullahçı terör örgütü ve batılı efendileri, Almanya, Avusturya, Hollanda ve ikiyüzlü avrupanın ne zaman çıkarları tehlikeye girse demokrasi çığlıkları atan çapsız, ırkçı veya islamafobik liderleri Türkiye'deki demokrasiyi önemsiyor, bu ülkenin refahını, temel insan hak ve hürriyetlerinin pekiştirilmesini umursuyor öyle mi? Buna gerçekten inanıyor olamazsınız... Yine de, düşmanımın düşmanı dostumdur düsturuyla hareket edip zoraki müttefiklerinizin kirli amaçlarını görmezden geliyorsunuz.
"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır..." diyeceksin, Sonra da PKK ile, HDP ile, seçilmiş cumhurbaşkanına diktatör diyen medya silahşörleriyle, içerde ve dışarda bilumum Türkiye düşmanlarıyla aynı çizgide duracaksın. Kusura bakma ama hemşerim, sen bu vatanı bunlarla bizden mi kurtaracaksın?
Yapılacak anayasa değişikliğinin temeli Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi olduğundan, yukarıda izah etmeye çalıştığım sebeplere bağlı olarak değişimi destekliyor, çok da faydalı buluyorum. Burada yeri gelmişken, değişiklik teklifinde yer alan ve sıkça tartışılan bazı hususlar hakkında düşüncelerimi kısaca paylaşmak isterim.
Parlementer sistem bizde hiçbir zaman olması gerektiği gibi işlemedi. Halka değil, mensubu olduğu siyasi partinin liderine dönük vekiller, genellikle seçmenleri için değil, onları oraya koyan liderler için parmak kaldırıp bildikleri ve inandıkları kanunları değil liderleri tarafından önlerine konan kanunları çıkardılar. Böyle olduğu için, sayıları 550 mi olmuş, 600 mü olmuş, bana göre pek bir anlam ifade etmiyor. Seçim kanununda ve siyasi partiler kanununda gerekli düzenlemeler yapılır ve vekiller seçmenleri için kürsüye çıkmanın, soru sormanın ve kanun yapmanın liderlerini hoşnut etmekten daha erdemli olduğunun farkına varırlarsa daha az sayıda seçmenin bir vekili olması belki bir fark yaratabilir. Birzamanlar 450 millet vekilimiz vardı ve bu sayıyı 550'ye çıkarmak bizi fakirleştirmediği gibi, kanat takıp uçmamıza vesile de olmamıştı. Şimdi neden olsun ki?
Millet vekili seçilme yaşının 25'ten 18'e düşürülmesi, ilk anda insanın gözünde pek de hoşnut edici olmayan sahneleri canlandırabiliyorsa da, ilk seçimde Meclis'in 18-20 yaşında gençlerle dolup taşacağını, zengin ve nüfuzlu ailelerin çocuklarını üniversiteye göndermek yerine Meclis sıralarına oturtarak çocukları için süper emeklilik planları yapacaklarını varsaymak hiç de gerçekçi olmayacaktır. Şu anda seçilme yaşı 25 iken, Meclis'te 25 yaşında kaç millet vekili bulunduğunu araştırırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bu adımı, gerektiğinde kullanılabilmesi için bir yolun açılması biçiminde düşünebiliriz. 18-20 Yaşındaki bir gencin millet vekili seçilebilmesi hiç mi hiç kolay olmayacaktır. Fakat, şartlar oluştuğunda ve gerçekten uygun bir aday ortaya çıktığında, o kürsüye çıkmayı gerçekten hak eden bir gencimizin yaşın küçük denilerek yolunun kesilmesi de doğru olmayacaktır. 18 Yaşındaki gençlerimizin seçmeleri bizi rahatsız etmiyorsa seçilmeleri de etmemeli. Genç kardeşimiz, adaylık sürecinde kelli felli rakipleri arasında öne çıkıp herhangi bir siyasi partinin aday listesinde hem de seçilebilecek bir sırada yer alabiliyorsa bize düşen ona saygı duyup içtenlikle alkışlamaktır.
Millet vekili ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin 5 yılda bir ve aynı anda yapılmasının bence hiçbir mahsuru yok. Üstelik, araya başka koşullar girip seçmen eğilimleri değişmeden hem millet vekillerinin hem de cumhurbaşkanının aynı gün seçilmesi, seçmenin vereceği mesajın da net bir biçimde anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanı aynı partiden olabilir, bu ikisi farklı siyasi partilerde de olabilir. Bütün bunlar, seçmenin aynı koşullar altında verdiği bir kararın sonuçları olacağından, seçilenlere nasıl hareket etmelerinin beklendiği konusunda yol gösterebilir.
Gensoru, bir denetim mekanizması olarak asla faydalı olmadı. Güçlü iktidarlar döneminde kolayca savuşturulabilmesi, bu yöntemin gündemi meşgul etmekten ve Meclis çalışmalarını aksatmaktan başka bir işe yaramamasının en önemli sebebiydi. Kırılgan hükümetler içinse dışardan manüpüle edilmesi kolay ve son derece etkili bir tehdit olarak bir vesayet aracı olarak kullanıldı. Kaldırılması hayırlı olur. Buna karşın, diğer bir denetim mekanizması olan soru önergeleri için 15 gün içinde cevaplandırılma zorunluluğu getiriliyor ki, bu önemli bir kazanım olarak görülebilir.
Şu anda 20 millet vekili veya %10 barajını aşan siyasi partiler Cumhurbaşkanlığına aday gösterebiliyor. Değişiklik teklifinde %5 ve üzeri oy almış siyasi partilerin Cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmesinin yolu açılıyor. Üstelik 100 bin seçmen biraraya gelerek Cumhurbaşkanlığına aday gösterebiliyor. Bu durum, Meclis dışındaki tüm siyasi partilerin ve hatta geniş tabanlı sivil toplum kuruluşlarının organize olup aday gösterebilmesini mümkün kılacak.
Tarafsız Cumhurbaşkanı kavramı içi boş bir söylemdi ve anayasa ve kanunlar ne derse desin gelmiş geçmiş bütün Cumhurbaşkanlarımız ülkedeki siyasi gelişmelerde taraf oldular. Daha düne kadar Cumhur başkanını halk değil millet vekilleri seçiyordu ve tarafsızlık buna rağmen sağlanamadı. Bugün, seçim kampanyası yürüten ve geniş halk kitlelerinin desteğini arkasına alan bir Cumhurbaşkanının tarafsızlığından söz etmek, devekuşu taklidi yapmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Eskisinden farklı olarak, attığı imzanın sorumluluğunu taşıyan, yürütme yetkisini kullanan ve halka hesap vermek durumunda olan Cumhurbaşkanının mensubu olduğu siyasi partinin başkanı olarak kalması herhangi bir sorun yaratmayacaktır. Sonuçta sistemin değiştiğini ve öngörülen Cumhurbaşkanlığının dünden bugüne bildiğimiz Cumhurbaşkanlığı olmadığını, bu sistemde siyaset üstü bir makam öngörülmediğini ve bundan sonra siyasetin ve iktidarın millet iradesi demek olduğunu düşünürsek yeni durumu daha iyi anlayabiliriz.
Cumhurbaşkanının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin seçimlerin yenilenmesine ilişkin karar alabilmesi hakkında devam eden tartışmaların, sağlıklı bir zeminde yürüdüğünü söylemek zor. Cumhurbaşkanı'nın millet vekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi yönünde karar alabilmesi, Meclis'in feshedilmesi biçiminde takdim ediliyor. Bir organın feshedilmesi, onun dağıtılması, iş ve işlevlerini sürdüremez hale getirilmesi anlamına gelir. Ülkede seçimlerin yenilenmesi ne meclis ne de millet vekilleri için böyle bir sonuç doğurmaz. Seçim Meclis'in ve millet vekillerinin gücünün meşru ve yegâne kaynağıdır. Millet vekillerinin seçimle korkutulması ve bilhassa milletin, milli iradenin tecelli etmesinin en mühim aracı olan seçimle tehdit edilmesi, kasıtlı bir algı operasyonu değilse apaçık bir akıl tutulmasıdır. Eğer bir millet vekili, bulunduğu yerde tesadüfen bulunduğunu düşünmüyor ve onu oraya taşıyan seçmenin teveccühünden kuşku duymuyorsa, Cumhurbaşkanına verilen cumhurbaşkanlığı ve millet vekilliği seçimlerine karar verme yetkisinden rahatsız olmasına zerrece neden yoktur. Millet, Cumhurbaşkanı'nın kararıyla millet vekili seçmek için sandık başına giderken, bu kararın sahibi olan Cumhurbaşkanı'nı da oylarıyla yargılayacak, kötü niyet sezerse önce ve millet vekillerine çevrildiği varsayılan aynı silahla onu cezalandıracaktır. Milletin sağduyusuna güvenmeyen ve oyunun dağdaki çobanla aynı olmasından esef duyan sözde demokratlar için bu durum yine de bir tehdit ve tehlike olabilir, fakat bizim için değil.
Anayasa değişikliğiyle, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi hakkındaki şartlar da düzenleniyor. Meclis'in beşte üç çoğunlukla seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi, Cumhurbaşkanının seçimleri yenileme kaararı alabilmesi ve her iki durumda da hem meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı anda yenilenmesi hükme bağlanıyor. İkinci döneminde Meclis'in kararıyla seçimlerin yenilenmesi halinde Cumhurbaşkanına üçüncü dönem için bir kez daha aday olabilme hakkı tanınıyor. Bu düzenlemeye göre, tekrar tekrar millet vekili seçilebilmenin önünde hiçbir engel bulunmazken, Cumhurbaşkanlığı için iki dönem kısıtlaması getiriliyor.
Cumhurbaşkanı'nın üçüncü kez aday olabilmesine ilişkin istisnai hükmün, çok önemli ve anlaşılabilir bir gerekçeye dayandırıldığını belirtmekte fayda var. Şöyle ki, Cumhurbaşkanı'nın ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar veren millet vekilleri, iki dönem kısıtlamasına istinaden Cumhurbaşkanı'nın görev süresini de sonlandırmış olacaklar. Bu durumda, milletin oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanı, tekrar aday olamayacağı için millet vekillerinin kararıyla tasfiye edilmiş olacak. Bu durum, millet vekillerinin isteyerek ürettikleri bir sonuç olabileceği gibi, seçimi zorunlu kılan bir vaziyetin ortaya çıkması üzerine kaçınılmaz olarak içine sürüklendikleri bir tasarruf da olabilir. Sebep ister millet ve vekilleri arasındaki bir fikir ayrılığı, isterse millet vekillerinin hiç istemedikleri halde yüzleşmek zorunda kaldıkları farklı gelişmeler olsun, millet ve onun oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanı hak kaybına uğrayacak. Durum böyle iken, Cumhurbaşkanı'na bir kez daha aday olabilme hakkının verilmesi, istismara açık bu hukuki durum için milletin hakem tayin edilmesi anlamına geliyor. Böylece, hem bu kararı alan millet vekilleri hem de Cumhurbaşkanı bir kez daha seçime giderek, milletin vereceği karara tabi olmuş olacaklar.
Cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesi hakkında yapılan anayasa değişikliği, Türkiye'nin zar zor yürüyen ve ardı arkası kesilmeyen krizlerle sarsılıp durmakta olan yönetim sisteminin bütünüyle kaotik ve sürdürülemez bir belirsizlik örneğine dönüşmesi sonucunu ortaya çıkarmış, bu kaotik yapısıyla sistemin bizzat kendisi kriz ve istikrarsızlık için ciddi risk ve tehditlerin kaynağı haline gelmiştir.
Sayın Cumhurbaşkanı'mızın güçlü liderliği, bugün olası bu riskleri zayıflatan ve öteleyen yegâne faktördür ve şu anda sistemin, cumhurbaşkanı ve başbakan arasındaki uyumdan başkaca bir sigortası maalesef bulunmamaktadır. Şu anda, anayasa değişikliğiyle getirilmek istenen Cumhurbaşkanlığı sistemi, ülkemiz için bir lüks ya da keyfiyet değil, çok önemli ve acil bir ihtiyaçtır. Bu açıdan bakıldığında, gerçekte bu değişimin, yönetim sisteminin bozulan dengelerini yeniden düzenleyen ve siyasi istikrarı daha güçlü bir şekilde tahkim eden mecburi bir onarım faaliyeti olduğu rahatlıkla söylenebilir.
Bu ülke, uzun yıllar boyunca kualisyonlarla yönetilmiş, parçalı siyasetin ve siyasi istikrarsızlığın olumsuz sonuçlarıyla tekrar tekrar yüzleşerek, "Bir ülke nasıl yönetilmez"'in adeta kitabını yazmıştır. Bırakın icraat yapmayı, icraatlarını planlamaya bile vakit bulamayan kısa ömürlü hükümetler, siyasi ahlakı ve ülkedeki siyaset kültürünü zehirleyen bakanlık ve millet vekilliği pazarlıkları, medya veya başka güç odaklarının üfürükleriyle savrulmaya yazgılı zayıf iktidarlar, havada uçan anayasa kitapçıklarıyla havaya uçan milyar dolarlar... Bu ülkenin, bundan çok daha iyisini hak ettiğini düşünüyor ve buna içtenlikle inanıyorum. Bu ülke yönetilebilsin diye Cumhurbaşkanlığı sistemine "Evet" diyorum.
Gazete manşetleriyle hükümetlerin kurulduğu, döviz manüpülasyonlarıyla milletin soyup soğana çevrildiği, birkaç milyon dolar için ona buna avuç açıldığı, vekil transferleriyle iktidarın el değiştirdiği, taş üstüne taş konmadan seçimden seçime koşulduğu günlere geri dönmemek, üç kuruşluk kazancımı faiz lobilerine ve enflasyon canavarına yem etmemek için "Evet" diyorum.
Sayın Cumhurbaşkanımızın güçlü liderliğine güveniyor, fakat onun ilelebet başımızda kalamayacağını da biliyorum. Onun ardından her şey eski haline dönmesin, millet yeni bir lider buluncaya kadar yeni Türkiye vizyonu kesintiye uğramasın, bu devlet onsuz da yönetilebilsin diye "Evet" diyorum.
Menfaatleri bu milletin menfaatleriyle asla örtüşmeyen güç ve etki odakları, teröristler, Türkiye düşmanları ve sözde demokrat haçlı kalıntıları "Hayır" cephesinde birleştiği için milletimin yanında duruyor ve ülkem için Cumhurbaşkanlığı sistemine "Evet" diyorum.
PKK'nın, HDP'nin ve bilumum Türkiye düşmanlarının şevkle sahiplendiği hayır cephesindeki vatandaşlarımızın sağduyusuna güvenerek, onlara sormak istiyorum: "Lütfen etrafınıza bir bakın, kimlerle omuz omuza durduğunuzu göremiyor musunuz?"
Bazıları, "biz onları biliyoruz, ama bozuk saat bile günde iki kere doğruyu gösterir," diyorlar. Bütün bozuk saatlerin aynı anda doğruyu göstereceği tutmuş olabilir mi? Aslında onlar, mükemmel bir olasılıksızlığın resmine bakıyor, belki de bu yüzden gerçeği göremiyorlar.
Tüm yandaş ve yanaşmalarıyla bölücü örgüt, fethullahçı terör örgütü ve batılı efendileri, Almanya, Avusturya, Hollanda ve ikiyüzlü avrupanın ne zaman çıkarları tehlikeye girse demokrasi çığlıkları atan çapsız, ırkçı veya islamafobik liderleri Türkiye'deki demokrasiyi önemsiyor, bu ülkenin refahını, temel insan hak ve hürriyetlerinin pekiştirilmesini umursuyor öyle mi? Buna gerçekten inanıyor olamazsınız... Yine de, düşmanımın düşmanı dostumdur düsturuyla hareket edip zoraki müttefiklerinizin kirli amaçlarını görmezden geliyorsunuz.
"Söz konusu vatansa gerisi teferruattır..." diyeceksin, Sonra da PKK ile, HDP ile, seçilmiş cumhurbaşkanına diktatör diyen medya silahşörleriyle, içerde ve dışarda bilumum Türkiye düşmanlarıyla aynı çizgide duracaksın. Kusura bakma ama hemşerim, sen bu vatanı bunlarla bizden mi kurtaracaksın?
Yapılacak anayasa değişikliğinin temeli Cumhurbaşkanlığı sistemine geçilmesi olduğundan, yukarıda izah etmeye çalıştığım sebeplere bağlı olarak değişimi destekliyor, çok da faydalı buluyorum. Burada yeri gelmişken, değişiklik teklifinde yer alan ve sıkça tartışılan bazı hususlar hakkında düşüncelerimi kısaca paylaşmak isterim.
Parlementer sistem bizde hiçbir zaman olması gerektiği gibi işlemedi. Halka değil, mensubu olduğu siyasi partinin liderine dönük vekiller, genellikle seçmenleri için değil, onları oraya koyan liderler için parmak kaldırıp bildikleri ve inandıkları kanunları değil liderleri tarafından önlerine konan kanunları çıkardılar. Böyle olduğu için, sayıları 550 mi olmuş, 600 mü olmuş, bana göre pek bir anlam ifade etmiyor. Seçim kanununda ve siyasi partiler kanununda gerekli düzenlemeler yapılır ve vekiller seçmenleri için kürsüye çıkmanın, soru sormanın ve kanun yapmanın liderlerini hoşnut etmekten daha erdemli olduğunun farkına varırlarsa daha az sayıda seçmenin bir vekili olması belki bir fark yaratabilir. Birzamanlar 450 millet vekilimiz vardı ve bu sayıyı 550'ye çıkarmak bizi fakirleştirmediği gibi, kanat takıp uçmamıza vesile de olmamıştı. Şimdi neden olsun ki?
Millet vekili seçilme yaşının 25'ten 18'e düşürülmesi, ilk anda insanın gözünde pek de hoşnut edici olmayan sahneleri canlandırabiliyorsa da, ilk seçimde Meclis'in 18-20 yaşında gençlerle dolup taşacağını, zengin ve nüfuzlu ailelerin çocuklarını üniversiteye göndermek yerine Meclis sıralarına oturtarak çocukları için süper emeklilik planları yapacaklarını varsaymak hiç de gerçekçi olmayacaktır. Şu anda seçilme yaşı 25 iken, Meclis'te 25 yaşında kaç millet vekili bulunduğunu araştırırsanız ne demek istediğimi daha iyi anlayacağınızı düşünüyorum. Bu adımı, gerektiğinde kullanılabilmesi için bir yolun açılması biçiminde düşünebiliriz. 18-20 Yaşındaki bir gencin millet vekili seçilebilmesi hiç mi hiç kolay olmayacaktır. Fakat, şartlar oluştuğunda ve gerçekten uygun bir aday ortaya çıktığında, o kürsüye çıkmayı gerçekten hak eden bir gencimizin yaşın küçük denilerek yolunun kesilmesi de doğru olmayacaktır. 18 Yaşındaki gençlerimizin seçmeleri bizi rahatsız etmiyorsa seçilmeleri de etmemeli. Genç kardeşimiz, adaylık sürecinde kelli felli rakipleri arasında öne çıkıp herhangi bir siyasi partinin aday listesinde hem de seçilebilecek bir sırada yer alabiliyorsa bize düşen ona saygı duyup içtenlikle alkışlamaktır.
Millet vekili ve Cumhurbaşkanı seçimlerinin 5 yılda bir ve aynı anda yapılmasının bence hiçbir mahsuru yok. Üstelik, araya başka koşullar girip seçmen eğilimleri değişmeden hem millet vekillerinin hem de cumhurbaşkanının aynı gün seçilmesi, seçmenin vereceği mesajın da net bir biçimde anlaşılmasına katkı sağlayacaktır. Meclis çoğunluğu ve Cumhurbaşkanı aynı partiden olabilir, bu ikisi farklı siyasi partilerde de olabilir. Bütün bunlar, seçmenin aynı koşullar altında verdiği bir kararın sonuçları olacağından, seçilenlere nasıl hareket etmelerinin beklendiği konusunda yol gösterebilir.
Gensoru, bir denetim mekanizması olarak asla faydalı olmadı. Güçlü iktidarlar döneminde kolayca savuşturulabilmesi, bu yöntemin gündemi meşgul etmekten ve Meclis çalışmalarını aksatmaktan başka bir işe yaramamasının en önemli sebebiydi. Kırılgan hükümetler içinse dışardan manüpüle edilmesi kolay ve son derece etkili bir tehdit olarak bir vesayet aracı olarak kullanıldı. Kaldırılması hayırlı olur. Buna karşın, diğer bir denetim mekanizması olan soru önergeleri için 15 gün içinde cevaplandırılma zorunluluğu getiriliyor ki, bu önemli bir kazanım olarak görülebilir.
Şu anda 20 millet vekili veya %10 barajını aşan siyasi partiler Cumhurbaşkanlığına aday gösterebiliyor. Değişiklik teklifinde %5 ve üzeri oy almış siyasi partilerin Cumhurbaşkanlığına aday gösterebilmesinin yolu açılıyor. Üstelik 100 bin seçmen biraraya gelerek Cumhurbaşkanlığına aday gösterebiliyor. Bu durum, Meclis dışındaki tüm siyasi partilerin ve hatta geniş tabanlı sivil toplum kuruluşlarının organize olup aday gösterebilmesini mümkün kılacak.
Tarafsız Cumhurbaşkanı kavramı içi boş bir söylemdi ve anayasa ve kanunlar ne derse desin gelmiş geçmiş bütün Cumhurbaşkanlarımız ülkedeki siyasi gelişmelerde taraf oldular. Daha düne kadar Cumhur başkanını halk değil millet vekilleri seçiyordu ve tarafsızlık buna rağmen sağlanamadı. Bugün, seçim kampanyası yürüten ve geniş halk kitlelerinin desteğini arkasına alan bir Cumhurbaşkanının tarafsızlığından söz etmek, devekuşu taklidi yapmaktan öte bir anlam ifade etmeyecektir. Eskisinden farklı olarak, attığı imzanın sorumluluğunu taşıyan, yürütme yetkisini kullanan ve halka hesap vermek durumunda olan Cumhurbaşkanının mensubu olduğu siyasi partinin başkanı olarak kalması herhangi bir sorun yaratmayacaktır. Sonuçta sistemin değiştiğini ve öngörülen Cumhurbaşkanlığının dünden bugüne bildiğimiz Cumhurbaşkanlığı olmadığını, bu sistemde siyaset üstü bir makam öngörülmediğini ve bundan sonra siyasetin ve iktidarın millet iradesi demek olduğunu düşünürsek yeni durumu daha iyi anlayabiliriz.
Cumhurbaşkanının ve Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin seçimlerin yenilenmesine ilişkin karar alabilmesi hakkında devam eden tartışmaların, sağlıklı bir zeminde yürüdüğünü söylemek zor. Cumhurbaşkanı'nın millet vekilliği ve cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi yönünde karar alabilmesi, Meclis'in feshedilmesi biçiminde takdim ediliyor. Bir organın feshedilmesi, onun dağıtılması, iş ve işlevlerini sürdüremez hale getirilmesi anlamına gelir. Ülkede seçimlerin yenilenmesi ne meclis ne de millet vekilleri için böyle bir sonuç doğurmaz. Seçim Meclis'in ve millet vekillerinin gücünün meşru ve yegâne kaynağıdır. Millet vekillerinin seçimle korkutulması ve bilhassa milletin, milli iradenin tecelli etmesinin en mühim aracı olan seçimle tehdit edilmesi, kasıtlı bir algı operasyonu değilse apaçık bir akıl tutulmasıdır. Eğer bir millet vekili, bulunduğu yerde tesadüfen bulunduğunu düşünmüyor ve onu oraya taşıyan seçmenin teveccühünden kuşku duymuyorsa, Cumhurbaşkanına verilen cumhurbaşkanlığı ve millet vekilliği seçimlerine karar verme yetkisinden rahatsız olmasına zerrece neden yoktur. Millet, Cumhurbaşkanı'nın kararıyla millet vekili seçmek için sandık başına giderken, bu kararın sahibi olan Cumhurbaşkanı'nı da oylarıyla yargılayacak, kötü niyet sezerse önce ve millet vekillerine çevrildiği varsayılan aynı silahla onu cezalandıracaktır. Milletin sağduyusuna güvenmeyen ve oyunun dağdaki çobanla aynı olmasından esef duyan sözde demokratlar için bu durum yine de bir tehdit ve tehlike olabilir, fakat bizim için değil.
Anayasa değişikliğiyle, Meclis ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin yenilenmesi hakkındaki şartlar da düzenleniyor. Meclis'in beşte üç çoğunlukla seçimlerin yenilenmesine karar verebilmesi, Cumhurbaşkanının seçimleri yenileme kaararı alabilmesi ve her iki durumda da hem meclis hem de cumhurbaşkanlığı seçimlerinin aynı anda yenilenmesi hükme bağlanıyor. İkinci döneminde Meclis'in kararıyla seçimlerin yenilenmesi halinde Cumhurbaşkanına üçüncü dönem için bir kez daha aday olabilme hakkı tanınıyor. Bu düzenlemeye göre, tekrar tekrar millet vekili seçilebilmenin önünde hiçbir engel bulunmazken, Cumhurbaşkanlığı için iki dönem kısıtlaması getiriliyor.
Cumhurbaşkanı'nın üçüncü kez aday olabilmesine ilişkin istisnai hükmün, çok önemli ve anlaşılabilir bir gerekçeye dayandırıldığını belirtmekte fayda var. Şöyle ki, Cumhurbaşkanı'nın ikinci döneminde seçimlerin yenilenmesine karar veren millet vekilleri, iki dönem kısıtlamasına istinaden Cumhurbaşkanı'nın görev süresini de sonlandırmış olacaklar. Bu durumda, milletin oylarıyla seçilen Cumhurbaşkanı, tekrar aday olamayacağı için millet vekillerinin kararıyla tasfiye edilmiş olacak. Bu durum, millet vekillerinin isteyerek ürettikleri bir sonuç olabileceği gibi, seçimi zorunlu kılan bir vaziyetin ortaya çıkması üzerine kaçınılmaz olarak içine sürüklendikleri bir tasarruf da olabilir. Sebep ister millet ve vekilleri arasındaki bir fikir ayrılığı, isterse millet vekillerinin hiç istemedikleri halde yüzleşmek zorunda kaldıkları farklı gelişmeler olsun, millet ve onun oylarıyla seçilmiş Cumhurbaşkanı hak kaybına uğrayacak. Durum böyle iken, Cumhurbaşkanı'na bir kez daha aday olabilme hakkının verilmesi, istismara açık bu hukuki durum için milletin hakem tayin edilmesi anlamına geliyor. Böylece, hem bu kararı alan millet vekilleri hem de Cumhurbaşkanı bir kez daha seçime giderek, milletin vereceği karara tabi olmuş olacaklar.
Yorumlar
Yorum Gönder