Yavuz Bahadıroğlu'nun Osmanlı’nın Muhteşem Yüzyılları ve “Muhteşem Yüzyıl” Başlıklı Yazısı Hakkında Bir Değerlendirme
"Muhteşem Yüzyıl - Kösem Sultan", tarihi olayları konu alan televizyon dizileri hakkında herzaman görmeye alışık olduğumuz tartışmaları bir kez daha alevlendirerek yayın hayatına başladı. Bu tartışmaların odağında ise, dizilerde anlatılan hikayenin tarihi gerçeklerle örtüşüp örtüşmemesi noktasında yapılan itirazlar yer alıyor. Bu meseleyi fazla deşmek niyetinde değilim. Bu konuda herzaman söylediğim şeyi tekrar etmekle yetineceğim.
Konusu ne olursa olsun, TV dizileri bir şeyler öğrenmek için izleyebileceğiniz eğitici belgeseller değildir. Herhangi bir konuyu merak edip araştırmanıza vesile olabiliyorsa ne mutlu... Aksi halde, önünüze konan senaryoyu tüketirken oturup eğlenmenize bakın. "Muhteşem Yüzyıl" için de, "Diriliş Ertuğrul" için de fikrim ve kanaatim budur.
Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni, bu tür yapımların tarihi gerçeklere mutlak sadık kalınarak üretilmesi gerektiğini savunan bazı kalem erbabının, hikayesi Muhteşem Yüzyıl dizisine de konu olan Şehzade Mustafa hakkında hüküm verirken, tarihi gerçekleri tartışmaktan daha çok, söz konusu diziyi yerme noktasından konuya yaklaşmaları. Bu konuda son olarak Yavuz Bahadıroğlu'nun Yeni Akit gazetesindeki 21 kasım tarihli yazısını okudum ve dürüst olmak gerekirse hayal kırıklığına uğradım.
Tarihi romanlarını beğenerek okuduğum Yavuz Bahadıroğlu'ndan, tarihi yeniden kurgulayarak çarpıcı olmaya çalışan bir televizyon dizisini eleştirirken, ilham aldığı tarihe karşı daha duyarlı olmasını beklerdim. Birikiminden kuşku duymadığınız birinin populer tartışma konularından birini ele aldığını gördüğünüzde, konu hakkında gerçekten iyi düşünülmüş, bilgi ve yorum açısından yüzeysellikten uzak bir analiz beklersiniz, öyle değil mi? Bahadıroğlu'nun yazısında maalesef ben bunu göremedim.
Yavuz Bahadıroğlu yazısına, "Muhteşem Yüzyıl" kavramını sorgulayarak başlıyor. "Osmanlı'nın muhteşem yüzyılları, Kanuni'yle değil Fatih'le başlar; Onaltıncı, onyedinci, onsekizinci yüzyıllar boyunca devam eder." diyor. İhtişamdan kasıt imparatorluğun iyi günleri ise, sayın Bahadıroğlu yanılıyor. Sultan birinci Murad, Yıldırım Beyazıt ve Sultan ikinci Murad devrinde ardı ardına bozguna uğratılan devasa haçlı ordularını bir ihtişam nişanı olarak görememek her ne kadar kulağa hoş gelmese de, Osmanlı'nın iyi günleri için Fatih devrinin bir başlangıç olarak kabul edilmesine yine de bir itirazım yok.
Asıl sorun, isyanlar, iç karışıklıklar ve yenilgilerle dolu onsekizinci yüzyılın, Osmanlı'nın muhteşem yüzyılları arasında sayılması. Sadece Viyana bozgunu bile, bir milletin tarihinde yüzyıl boyunca çakan şimşeklerin ışığını karartacak denli büyük bir gölgedir ve bu gölge tam olarak onyedinci ve onsekizinci yüzyılların arasına düşer. Viyana bozgunu, Osmanlı'nın muhteşem yüzyıllarına tartışma götürmez bir kesinlikle son verdiğinde, takvimler 12 eylül 1683'ü göstermektedir.
Bahadıroğlu' yazısında, Sultan Süleyman'a avrupalıların "Muhteşem", bizim "Kanuni" sıfatını yakıştırmış olmamızdan hareketle, ihtişam ve tevazu karşıtlığında bir Osmanlı-Avrupa mukayesesi de yapıyor. Bu o denli klişe bir mukayese ki, hakkında bir şeyler söylemek icap ettiğinde insan ne tarafından tutacağını bilemiyor. Yine de, bir iki cümleyle bugüne bakan tarafından tutmaya çalışalım.
Osmanlı, hem tarihimiz hem de tarihçilerimiz için muazzam bir hazine. Güneşleri öyle büyük, yıldızları öyle çok ve parlak ki, ona bakan sıradan bir vatandaş da olsa, bir tarih profösörü de, gözleri kamaşıyor. Bugünün Osmanlıcıları arasında tarihi tabulaştıran, tarihi şahsiyetleri inatla kutsayan, Osmanlı'yı kusursuz bir devlet yapılanması, onu yönetme bahtiyarlığına erişmiş her bir padişahı istisnasız veli kabul eden doğal olarak da padişahların insani zaaflarından ve hatalarından bahsedilmesine kesinlikle müsamaha göstermeyen bir kesim var ki, ben onların bu halini, güneşe çıplak gözle bakıp kör olmuş talihsizlerin haline benzetiyorum.
Osmanlı padişahlarını fütursuzca yüceltip onları insanlar arasından dışlamak, geçmişte yapılan her bir icraatı bir mucize, insan üstü bir başarı olarak takdim edip insan azmi ve çabasıyla tekrar yapılması mümkün olmayan efsaneler biçiminde genç kuşakların bilinçaltına işlemek Osmanlı'yı sevmek, ona hayran olmak değildir.
Konuya tevazudan girmiştik, oradan devam edelim. Sayın Bahadıroğlu, "Ne de olsa onlar ihtişamı sever, biz tevazudan haz ederiz..." diyor. Dün ve bugün, milletçe ne kadar tevazu sahibi olduğumuza gelin birlikte bakalım.
Hayranı olduğu hükümdarın yeryüzündeki muazzam hüküm ve iktidarıyla övünmek yahut böyle bir güce tabi olmak kendisine yetmediği için hükümdarını kerametlerle donatıp manevi iklimin de büyükleri arasına dahil eden bir neslin tevazu sahibi olduğu düşünülemez. Aynı şekilde, Süleymaniye'yi, Selimiye'yi inşa edenlerin tevazudan haz ettiklerini söylemek de insafsızlık olur. Avusturya imparatoruna "Sen ancak benim vezirime denk olabilirsin..." diyen, İran Şah'ının gönderdiği mücevheratı cami inşaatının harcına karıştıran, süslü ve gösterişli giyimini görünce babasının "Annene giyecek bir şey bırakmamışsın..." dediği Sultan Süleyman, pek de öyle mütevazi bir padişah olmasa gerek.
Kısacası, bu milletin tabiatında tevazuya dün olmadığı gibi, bugün de rastlayamazsınız. Bu milletin, tevazu sahibi insanlardan bütünüyle yoksun olduğunu söylemiyorum. Fakat tevazu dediğimiz şeyin, bir imparatorluk kurup dünyanın yarısına hükmetmiş, bugün fırsat bulsa yine aynı şeyi yapmaktan bir an geri durmayacak bir millet için uygun bir sıfat olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Doğru olan, tevazuyu oraya buraya yamayarak olmayan bir tevazudan kibir üretmek değil, yaşamı ve ardında bıraktıklarıyla tevazunun zirve noktası olmuş Osman gazi gibi, HZ. Ömer gibi şahsiyetlerde arayıp, bulduğundan kendince ilham alabilmektir. Bu tevazu bahsini burada bırakalım ve Bahadıroğlu'nun yazısını okumaya devam edelim.
Yavuz Bahadıroğlu, Muhteşem Yüzyıl yapımcılarının zaaflarımızı ve bu zaaflardan yararlanmayı iyi bildiklerini söyleyerek sözü "Muhteşem Yüzyıl Müzesi"'ne getiriyor. Hatırlatmak gerekirse dizi sona erdiğinde dizideki karakterlerin balmumu heykellerinin de sergilendiği bir müze oluşturulmuştu. Yapımcılar meğer bunu dizinin sona ermesiyle ortaya çıkabilecek ilgi azalmasını önlemek, başka bir deyişle devamı planlanan diziye ilgiyi canlı tutmak için yapmışlar. Mükemmel bir tespit... Yine de insan, "Ama başka ne için yapacaklardı ki?" diye sormaktan da kendini alamıyor. Bunun nesi yanlış sayın Bahadıroğlu, bu ülkede reklam yapmak suç mu?
Bu müze bahsinde eleştirilerini sıralarken, sayın Bahadıroğlu'nun kullandığı öyle bir ifade var ki, sadece bu cümle için bile sayfalar dolusu eleştiriyi hak ettiği kanaatindeyim. Aynen şöyle diyor: "Hayatında hiçbir müzeye gitmemiş muhterem vatandaşlarımız, ülkenin en ücra köşelerinden gelip huşû içinde “Muhteşem Yüzyıl Müzesi”ni gezdiler..."
Günümüzde, müze adı altında öyle tuhaf şeyler biraraya getiriliyor, öyle garip konseptlerle müzeler açılıyor ki, "Muhteşem Yüzyıl" gibi, Osmanlı tarihinin parlak bir devrini kendi yorumuyla ekrana yansıtıp internet kuşağının hakkında pek az şey bilmekle kalmayıp öğrenmek için dişe dokunur bir merak da duymadığı Sultan Süleyman'ı, Hürrem Sultan'ı, İbrahim Paşa'yı, Rüstem Paşa'yı ve onlar gibi daha nicelerini geniş halk kitlelerinin görüş alanına sokan, Osmanlı tarihini ülke gündemine getirip uzunca bir süre tartışılmasını sağlayan ve birzamanlar tarih anlatacak muhatap bulamayan tarihçilere tarihi gerçekleri açıklayabilecekleri ilgisi ve merakı yüksek bir muhatap kitlesi sunarak, tabiri caizse fırsat kapıları aralayan bir televizyon dizisinin tanıtım etkinlikleri kapsamında hayata geçirilen bu müzeyi bu kadar da yerden yere vurmamak icap etmez mi?
Başka bir açıdan bakacak olursak, ülkemizin ücra köşelerinden gelip huşu içinde bu müzeyi gezen muhterem vatandaşlarımız daha önce hiç müzeye gitmemişlerse, bu ülkenin aydınına düşen, "Sen busun, gittiğin müze de bu..." demek mi olmalıydı?
Kişinin derdi bir meseleyi açıklığa kavuşturmak değil de yapılan bir işi eleştirmek olunca, insanların bilgisizliği de, duyguları da alay konusu olabiliyor. Nitekim, sayın Bahadıroğlu'nun yukarıda yer verdiğim ifadesi, bana göre bu diziyi ve onun kurgusu içinde sunulan mesajları ciddiye alan pek çok insan için reva görülen alayın, hafife almanın ve küçümsemenin açık bir göstergesidir.
Muhteşem Yüzyıl bir mesaj vermiştir ve bunu çok başarılı bir şekilde yapmıştır. Buna itirazı olanların, bu mesajın muhatabı olanlarla değil, mesajın bizzat kendisiyle ve bu mesajı hazırlayanlarla mücadele etmesi beklenir. Bunun yolu da Muhteşem Yüzyıl'ın yapımcılarına saldırıp seyircilerini dalgaya almak olmamalıdır.
Bahadıroğlu bilmelidir ki, bu ülkede parası, vizyonu ve birikimi olan herkes Kanuni hakkında bir kitap yazabilir, bir sinema filmi çekebilir ve bir televizyon dizisi kurgulayabilir. Yok eğer, "Benim anlatacağım hikayeyi kimse izlemez..." diyorsanız hiç kusura bakmayın, etkili bir mesaj haline getiremediğiniz kuru hakikatlerle, unutulmak üzere ezberlenen tarih kitaplarını doldurmaya devam edebilirsiniz.
Dizi hakkında aynı kanaate sahip olduğunuz okur kitleniz için kaleme aldığınız alay ve küçümseme dolu bu satırlarla belki onlara "Muhteşem Yüzyıl'ı izleyenlerin hali işte bu..." demek için en uç örnekleri, en aşırı anekdotları genel bir durumu arz eder gibi aktarmışsınız. Fakat bu sizin yaptığınızın, Muhteşem Yüzyıl'ın kamuoyunda oluşturduğu Kanuni ve Hürrem imajını değiştirmeye en ufak bir katkısı olmadığı gibi, okurlarınızın tarih bilgisine de bir şey katmadığı ortada. Kapalı devre bir tarih belgeselinde siz onların duymak istediklerini söylüyorsunuz, onlar sizi alkışlıyor. Hariçten gazel okuyanlara da birlikte gülüyorsunuz.
Sayın Bahadıroğlu yaşlı bir teyzenin Hürrem Sultan'a beddua ettiğini kulaklarıyla duymuş, insanların Bursa'da Şehzade Mustafa'nın türbesini ziyaret edip dualar ettiklerini ise güvenilir dostlarından dinlemiş. Sonuç olarak şöyle diyor:
"Kanuni gibi memleketine birkaç memleket daha katmış (7 milyon kilometrekareden 15 milyon kilometrekareye), geleceğe muhteşem mimari ve edebi eserler armağan etmiş bir Padişah’a beddua, devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığı ve bu amaçla Osmanlı’nın ebedi düşmanı Safevi ile işbirliği yaptığı için mukadder akıbetini hazırlamış Şehzade Mustafa Bey’e dua... Ah bilgisizlik!.. Ah bilinçsizlik!.. Ve sanatın kötüye kullanımı ah!.. Siz nelere muktedirsiniz?"
Yazıyı dikkatle okudum. Hürrem Sultan'a beddua eden bir teyzeden bahsediliyor. Fakat yazının sonunda sayın Bahadıroğlu'nun, "Mustafa'ya dua, Kanuni'ye beddua..." diye hayıflandığını görüyoruz. Belki bunlar karı-koca, birbirinden ayırmak olmaz diye düşünmüştür, belki arada gerçekten bir fark görmüyor da olabilir. Ben bu durumun bilinçli bir tercihten ziyade bir hata olduğunu düşünmek istiyorum. Yoksa, Yavuz Bahadıroğlu'nun insanları belli bir yönde düşünmeye teşvik eden bu tür bir laf cambazlığına tenezzül edebileceğini hayal edemiyorum. Fakat sebebi ne olursa olsun burada bir tuhaflık var. Kanuni'ye beddua etmekle Hürrem Sultan'a beddua etmek, Bahadıroğlu ne düşünmüş olursa olsun, kesinlikle aynı şey değildir, olamaz, olmamalıdır. Kanuni ve Hürrem özelinde konuşurken bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir ki, bu dünya da kimse kimsenin günahına da sevabına da ortak değildir.
Sayın Bahadıroğlu'nun Şehzade Mustafa'ya karşı ne sebepten böylesine insafsız olabildiğini gerçekten anlayamıyorum. Herhangi birinin Kanuni'ye beddua edilmesine karşı çıkmasını, bunu hayret ve dehşetle karşılamasını anlarım. Ülkesine çok büyük hizmetlerde bulunmuş bir hükümdar olarak, kesinlikle bundan daha iyisini hak ediyor. Fakat Şehzade Mustafa'ya dua edilmesinin kime ne zararı olduğunu ve sayın Bahadıroğlu'nun bunu bu denli manidar bulmasındaki sırrı bir türlü çözemiyorum.
Mustafa bir suç işlediyse bunun bedelini canıyla ödemiştir. Şimdi o da, ebedi aleme göçmüş her kul gibi, fani dünyada kalanlardan dua beklemektedir. Biri ona dua ediyorsa bize "Amin..." demek düşer.
Bahadıroğlu, Şehzade Mustafa'nın devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığından bahsediyor. Bu durumda, devlete isyan halindeki bir Şehzade'nin nasıl olup da Padişah'ın Otağ'ına davet edildiğini, neye güvenerek bu daveti kabul ettiğini, nasıl bir gaflet içinde silahlarını teslim edip Otağ'a girdiğini izah etmesi gerekecek. Ayrıca Osmanlı tarihinde başka hangi isyancı elebaşlarının Padişah huzuruna davet edilip Otağ-ı Hümayun'da katledildiğini de merak etmiyor değilim.
Son olarak, İsyana kalkışan Şehzade'nin askerleri padişah kuvvetlerine nerede kılıç çekmişler, bu uğurda hangi çatışmalar yaşanmış, kendisinden bunları da duymak isterim. Mesele şu ki, Bahadıroğlu'nun devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığını söylediği Şehzade Mustafa, isyan etmesi için bütün şartlar oluşmuşken babasına sadık kalmakla ve kılıca davranmamakla kendi sonunu hazırlamıştır.
Şehzade Mustafa'nın Safevilerle işbirliği içerisinde olduğunu söylemek, deliller elimizin altında değilken, olmadığını söylemekten yüz kere daha tehlikeli, bin kere daha utanç vericidir. Tehlikelidir, çünkü iftiranın ve karalamanın vebali ağırdır. Utanç vericidir, çünkü Mustafa veliaht Şehzade olarak yetiştirilmiş, asker ve halk tarafından sevilmiş bir Osmanlı prensiydi.
Mustafa ve kardeşleri, diğer pek çok Osmanlı Şehzadesi gibi, bıçak sırtında yürüdüler. Onlar doğuştan iki şeye yazgılıydı. Ya ölüm, ya saltanat... Saltanatın diyetini kardeşlerinin kanıyla ödediler. Süleyman'ın kardeşi yoktu. Kırkaltı yıl hüküm sürdü. Onun saltanatının diyeti Beyazıt ve Mustafa'ydı.
Yavuz Bahadıroğlu'nun Yeni Akit gazetesinde çıkan 21 kasım 2015 tarihli köşe yazısına aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanlinin-muhtesem-yuzyillari-ve-muhtesem-yuzyil-12784.html
Konusu ne olursa olsun, TV dizileri bir şeyler öğrenmek için izleyebileceğiniz eğitici belgeseller değildir. Herhangi bir konuyu merak edip araştırmanıza vesile olabiliyorsa ne mutlu... Aksi halde, önünüze konan senaryoyu tüketirken oturup eğlenmenize bakın. "Muhteşem Yüzyıl" için de, "Diriliş Ertuğrul" için de fikrim ve kanaatim budur.
Bu yazıyı kaleme almamın asıl nedeni, bu tür yapımların tarihi gerçeklere mutlak sadık kalınarak üretilmesi gerektiğini savunan bazı kalem erbabının, hikayesi Muhteşem Yüzyıl dizisine de konu olan Şehzade Mustafa hakkında hüküm verirken, tarihi gerçekleri tartışmaktan daha çok, söz konusu diziyi yerme noktasından konuya yaklaşmaları. Bu konuda son olarak Yavuz Bahadıroğlu'nun Yeni Akit gazetesindeki 21 kasım tarihli yazısını okudum ve dürüst olmak gerekirse hayal kırıklığına uğradım.
Tarihi romanlarını beğenerek okuduğum Yavuz Bahadıroğlu'ndan, tarihi yeniden kurgulayarak çarpıcı olmaya çalışan bir televizyon dizisini eleştirirken, ilham aldığı tarihe karşı daha duyarlı olmasını beklerdim. Birikiminden kuşku duymadığınız birinin populer tartışma konularından birini ele aldığını gördüğünüzde, konu hakkında gerçekten iyi düşünülmüş, bilgi ve yorum açısından yüzeysellikten uzak bir analiz beklersiniz, öyle değil mi? Bahadıroğlu'nun yazısında maalesef ben bunu göremedim.
Yavuz Bahadıroğlu yazısına, "Muhteşem Yüzyıl" kavramını sorgulayarak başlıyor. "Osmanlı'nın muhteşem yüzyılları, Kanuni'yle değil Fatih'le başlar; Onaltıncı, onyedinci, onsekizinci yüzyıllar boyunca devam eder." diyor. İhtişamdan kasıt imparatorluğun iyi günleri ise, sayın Bahadıroğlu yanılıyor. Sultan birinci Murad, Yıldırım Beyazıt ve Sultan ikinci Murad devrinde ardı ardına bozguna uğratılan devasa haçlı ordularını bir ihtişam nişanı olarak görememek her ne kadar kulağa hoş gelmese de, Osmanlı'nın iyi günleri için Fatih devrinin bir başlangıç olarak kabul edilmesine yine de bir itirazım yok.
Asıl sorun, isyanlar, iç karışıklıklar ve yenilgilerle dolu onsekizinci yüzyılın, Osmanlı'nın muhteşem yüzyılları arasında sayılması. Sadece Viyana bozgunu bile, bir milletin tarihinde yüzyıl boyunca çakan şimşeklerin ışığını karartacak denli büyük bir gölgedir ve bu gölge tam olarak onyedinci ve onsekizinci yüzyılların arasına düşer. Viyana bozgunu, Osmanlı'nın muhteşem yüzyıllarına tartışma götürmez bir kesinlikle son verdiğinde, takvimler 12 eylül 1683'ü göstermektedir.
Bahadıroğlu' yazısında, Sultan Süleyman'a avrupalıların "Muhteşem", bizim "Kanuni" sıfatını yakıştırmış olmamızdan hareketle, ihtişam ve tevazu karşıtlığında bir Osmanlı-Avrupa mukayesesi de yapıyor. Bu o denli klişe bir mukayese ki, hakkında bir şeyler söylemek icap ettiğinde insan ne tarafından tutacağını bilemiyor. Yine de, bir iki cümleyle bugüne bakan tarafından tutmaya çalışalım.
Osmanlı, hem tarihimiz hem de tarihçilerimiz için muazzam bir hazine. Güneşleri öyle büyük, yıldızları öyle çok ve parlak ki, ona bakan sıradan bir vatandaş da olsa, bir tarih profösörü de, gözleri kamaşıyor. Bugünün Osmanlıcıları arasında tarihi tabulaştıran, tarihi şahsiyetleri inatla kutsayan, Osmanlı'yı kusursuz bir devlet yapılanması, onu yönetme bahtiyarlığına erişmiş her bir padişahı istisnasız veli kabul eden doğal olarak da padişahların insani zaaflarından ve hatalarından bahsedilmesine kesinlikle müsamaha göstermeyen bir kesim var ki, ben onların bu halini, güneşe çıplak gözle bakıp kör olmuş talihsizlerin haline benzetiyorum.
Osmanlı padişahlarını fütursuzca yüceltip onları insanlar arasından dışlamak, geçmişte yapılan her bir icraatı bir mucize, insan üstü bir başarı olarak takdim edip insan azmi ve çabasıyla tekrar yapılması mümkün olmayan efsaneler biçiminde genç kuşakların bilinçaltına işlemek Osmanlı'yı sevmek, ona hayran olmak değildir.
Konuya tevazudan girmiştik, oradan devam edelim. Sayın Bahadıroğlu, "Ne de olsa onlar ihtişamı sever, biz tevazudan haz ederiz..." diyor. Dün ve bugün, milletçe ne kadar tevazu sahibi olduğumuza gelin birlikte bakalım.
Hayranı olduğu hükümdarın yeryüzündeki muazzam hüküm ve iktidarıyla övünmek yahut böyle bir güce tabi olmak kendisine yetmediği için hükümdarını kerametlerle donatıp manevi iklimin de büyükleri arasına dahil eden bir neslin tevazu sahibi olduğu düşünülemez. Aynı şekilde, Süleymaniye'yi, Selimiye'yi inşa edenlerin tevazudan haz ettiklerini söylemek de insafsızlık olur. Avusturya imparatoruna "Sen ancak benim vezirime denk olabilirsin..." diyen, İran Şah'ının gönderdiği mücevheratı cami inşaatının harcına karıştıran, süslü ve gösterişli giyimini görünce babasının "Annene giyecek bir şey bırakmamışsın..." dediği Sultan Süleyman, pek de öyle mütevazi bir padişah olmasa gerek.
Kısacası, bu milletin tabiatında tevazuya dün olmadığı gibi, bugün de rastlayamazsınız. Bu milletin, tevazu sahibi insanlardan bütünüyle yoksun olduğunu söylemiyorum. Fakat tevazu dediğimiz şeyin, bir imparatorluk kurup dünyanın yarısına hükmetmiş, bugün fırsat bulsa yine aynı şeyi yapmaktan bir an geri durmayacak bir millet için uygun bir sıfat olmadığını anlatmaya çalışıyorum. Doğru olan, tevazuyu oraya buraya yamayarak olmayan bir tevazudan kibir üretmek değil, yaşamı ve ardında bıraktıklarıyla tevazunun zirve noktası olmuş Osman gazi gibi, HZ. Ömer gibi şahsiyetlerde arayıp, bulduğundan kendince ilham alabilmektir. Bu tevazu bahsini burada bırakalım ve Bahadıroğlu'nun yazısını okumaya devam edelim.
Yavuz Bahadıroğlu, Muhteşem Yüzyıl yapımcılarının zaaflarımızı ve bu zaaflardan yararlanmayı iyi bildiklerini söyleyerek sözü "Muhteşem Yüzyıl Müzesi"'ne getiriyor. Hatırlatmak gerekirse dizi sona erdiğinde dizideki karakterlerin balmumu heykellerinin de sergilendiği bir müze oluşturulmuştu. Yapımcılar meğer bunu dizinin sona ermesiyle ortaya çıkabilecek ilgi azalmasını önlemek, başka bir deyişle devamı planlanan diziye ilgiyi canlı tutmak için yapmışlar. Mükemmel bir tespit... Yine de insan, "Ama başka ne için yapacaklardı ki?" diye sormaktan da kendini alamıyor. Bunun nesi yanlış sayın Bahadıroğlu, bu ülkede reklam yapmak suç mu?
Bu müze bahsinde eleştirilerini sıralarken, sayın Bahadıroğlu'nun kullandığı öyle bir ifade var ki, sadece bu cümle için bile sayfalar dolusu eleştiriyi hak ettiği kanaatindeyim. Aynen şöyle diyor: "Hayatında hiçbir müzeye gitmemiş muhterem vatandaşlarımız, ülkenin en ücra köşelerinden gelip huşû içinde “Muhteşem Yüzyıl Müzesi”ni gezdiler..."
Günümüzde, müze adı altında öyle tuhaf şeyler biraraya getiriliyor, öyle garip konseptlerle müzeler açılıyor ki, "Muhteşem Yüzyıl" gibi, Osmanlı tarihinin parlak bir devrini kendi yorumuyla ekrana yansıtıp internet kuşağının hakkında pek az şey bilmekle kalmayıp öğrenmek için dişe dokunur bir merak da duymadığı Sultan Süleyman'ı, Hürrem Sultan'ı, İbrahim Paşa'yı, Rüstem Paşa'yı ve onlar gibi daha nicelerini geniş halk kitlelerinin görüş alanına sokan, Osmanlı tarihini ülke gündemine getirip uzunca bir süre tartışılmasını sağlayan ve birzamanlar tarih anlatacak muhatap bulamayan tarihçilere tarihi gerçekleri açıklayabilecekleri ilgisi ve merakı yüksek bir muhatap kitlesi sunarak, tabiri caizse fırsat kapıları aralayan bir televizyon dizisinin tanıtım etkinlikleri kapsamında hayata geçirilen bu müzeyi bu kadar da yerden yere vurmamak icap etmez mi?
Başka bir açıdan bakacak olursak, ülkemizin ücra köşelerinden gelip huşu içinde bu müzeyi gezen muhterem vatandaşlarımız daha önce hiç müzeye gitmemişlerse, bu ülkenin aydınına düşen, "Sen busun, gittiğin müze de bu..." demek mi olmalıydı?
Kişinin derdi bir meseleyi açıklığa kavuşturmak değil de yapılan bir işi eleştirmek olunca, insanların bilgisizliği de, duyguları da alay konusu olabiliyor. Nitekim, sayın Bahadıroğlu'nun yukarıda yer verdiğim ifadesi, bana göre bu diziyi ve onun kurgusu içinde sunulan mesajları ciddiye alan pek çok insan için reva görülen alayın, hafife almanın ve küçümsemenin açık bir göstergesidir.
Muhteşem Yüzyıl bir mesaj vermiştir ve bunu çok başarılı bir şekilde yapmıştır. Buna itirazı olanların, bu mesajın muhatabı olanlarla değil, mesajın bizzat kendisiyle ve bu mesajı hazırlayanlarla mücadele etmesi beklenir. Bunun yolu da Muhteşem Yüzyıl'ın yapımcılarına saldırıp seyircilerini dalgaya almak olmamalıdır.
Bahadıroğlu bilmelidir ki, bu ülkede parası, vizyonu ve birikimi olan herkes Kanuni hakkında bir kitap yazabilir, bir sinema filmi çekebilir ve bir televizyon dizisi kurgulayabilir. Yok eğer, "Benim anlatacağım hikayeyi kimse izlemez..." diyorsanız hiç kusura bakmayın, etkili bir mesaj haline getiremediğiniz kuru hakikatlerle, unutulmak üzere ezberlenen tarih kitaplarını doldurmaya devam edebilirsiniz.
Dizi hakkında aynı kanaate sahip olduğunuz okur kitleniz için kaleme aldığınız alay ve küçümseme dolu bu satırlarla belki onlara "Muhteşem Yüzyıl'ı izleyenlerin hali işte bu..." demek için en uç örnekleri, en aşırı anekdotları genel bir durumu arz eder gibi aktarmışsınız. Fakat bu sizin yaptığınızın, Muhteşem Yüzyıl'ın kamuoyunda oluşturduğu Kanuni ve Hürrem imajını değiştirmeye en ufak bir katkısı olmadığı gibi, okurlarınızın tarih bilgisine de bir şey katmadığı ortada. Kapalı devre bir tarih belgeselinde siz onların duymak istediklerini söylüyorsunuz, onlar sizi alkışlıyor. Hariçten gazel okuyanlara da birlikte gülüyorsunuz.
Sayın Bahadıroğlu yaşlı bir teyzenin Hürrem Sultan'a beddua ettiğini kulaklarıyla duymuş, insanların Bursa'da Şehzade Mustafa'nın türbesini ziyaret edip dualar ettiklerini ise güvenilir dostlarından dinlemiş. Sonuç olarak şöyle diyor:
"Kanuni gibi memleketine birkaç memleket daha katmış (7 milyon kilometrekareden 15 milyon kilometrekareye), geleceğe muhteşem mimari ve edebi eserler armağan etmiş bir Padişah’a beddua, devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığı ve bu amaçla Osmanlı’nın ebedi düşmanı Safevi ile işbirliği yaptığı için mukadder akıbetini hazırlamış Şehzade Mustafa Bey’e dua... Ah bilgisizlik!.. Ah bilinçsizlik!.. Ve sanatın kötüye kullanımı ah!.. Siz nelere muktedirsiniz?"
Yazıyı dikkatle okudum. Hürrem Sultan'a beddua eden bir teyzeden bahsediliyor. Fakat yazının sonunda sayın Bahadıroğlu'nun, "Mustafa'ya dua, Kanuni'ye beddua..." diye hayıflandığını görüyoruz. Belki bunlar karı-koca, birbirinden ayırmak olmaz diye düşünmüştür, belki arada gerçekten bir fark görmüyor da olabilir. Ben bu durumun bilinçli bir tercihten ziyade bir hata olduğunu düşünmek istiyorum. Yoksa, Yavuz Bahadıroğlu'nun insanları belli bir yönde düşünmeye teşvik eden bu tür bir laf cambazlığına tenezzül edebileceğini hayal edemiyorum. Fakat sebebi ne olursa olsun burada bir tuhaflık var. Kanuni'ye beddua etmekle Hürrem Sultan'a beddua etmek, Bahadıroğlu ne düşünmüş olursa olsun, kesinlikle aynı şey değildir, olamaz, olmamalıdır. Kanuni ve Hürrem özelinde konuşurken bir noktayı gözden kaçırmamak gerekir ki, bu dünya da kimse kimsenin günahına da sevabına da ortak değildir.
Sayın Bahadıroğlu'nun Şehzade Mustafa'ya karşı ne sebepten böylesine insafsız olabildiğini gerçekten anlayamıyorum. Herhangi birinin Kanuni'ye beddua edilmesine karşı çıkmasını, bunu hayret ve dehşetle karşılamasını anlarım. Ülkesine çok büyük hizmetlerde bulunmuş bir hükümdar olarak, kesinlikle bundan daha iyisini hak ediyor. Fakat Şehzade Mustafa'ya dua edilmesinin kime ne zararı olduğunu ve sayın Bahadıroğlu'nun bunu bu denli manidar bulmasındaki sırrı bir türlü çözemiyorum.
Mustafa bir suç işlediyse bunun bedelini canıyla ödemiştir. Şimdi o da, ebedi aleme göçmüş her kul gibi, fani dünyada kalanlardan dua beklemektedir. Biri ona dua ediyorsa bize "Amin..." demek düşer.
Bahadıroğlu, Şehzade Mustafa'nın devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığından bahsediyor. Bu durumda, devlete isyan halindeki bir Şehzade'nin nasıl olup da Padişah'ın Otağ'ına davet edildiğini, neye güvenerek bu daveti kabul ettiğini, nasıl bir gaflet içinde silahlarını teslim edip Otağ'a girdiğini izah etmesi gerekecek. Ayrıca Osmanlı tarihinde başka hangi isyancı elebaşlarının Padişah huzuruna davet edilip Otağ-ı Hümayun'da katledildiğini de merak etmiyor değilim.
Son olarak, İsyana kalkışan Şehzade'nin askerleri padişah kuvvetlerine nerede kılıç çekmişler, bu uğurda hangi çatışmalar yaşanmış, kendisinden bunları da duymak isterim. Mesele şu ki, Bahadıroğlu'nun devleti paramparça edebilecek bir isyana kalkıştığını söylediği Şehzade Mustafa, isyan etmesi için bütün şartlar oluşmuşken babasına sadık kalmakla ve kılıca davranmamakla kendi sonunu hazırlamıştır.
Şehzade Mustafa'nın Safevilerle işbirliği içerisinde olduğunu söylemek, deliller elimizin altında değilken, olmadığını söylemekten yüz kere daha tehlikeli, bin kere daha utanç vericidir. Tehlikelidir, çünkü iftiranın ve karalamanın vebali ağırdır. Utanç vericidir, çünkü Mustafa veliaht Şehzade olarak yetiştirilmiş, asker ve halk tarafından sevilmiş bir Osmanlı prensiydi.
Mustafa ve kardeşleri, diğer pek çok Osmanlı Şehzadesi gibi, bıçak sırtında yürüdüler. Onlar doğuştan iki şeye yazgılıydı. Ya ölüm, ya saltanat... Saltanatın diyetini kardeşlerinin kanıyla ödediler. Süleyman'ın kardeşi yoktu. Kırkaltı yıl hüküm sürdü. Onun saltanatının diyeti Beyazıt ve Mustafa'ydı.
Yavuz Bahadıroğlu'nun Yeni Akit gazetesinde çıkan 21 kasım 2015 tarihli köşe yazısına aşağıdaki adresten ulaşabilirsiniz:
http://www.yeniakit.com.tr/yazarlar/yavuz-bahadiroglu/osmanlinin-muhtesem-yuzyillari-ve-muhtesem-yuzyil-12784.html
Yorumlar
Yorum Gönder