Ve Çanakkale Üçlemesi 2- Gördüler - Mustafa Necati Sepetçioğlu
Mustafa Necati Sepetçioğlu’nun Çanakkale konulu tarihi roman dizisi “Ve Çanakkale” Geldiler, Gördüler ve Döndüler adlı üç kitaptan oluşmaktadır. Yazarın, Dünki Türkiye ve Bugünkü Türkiye romanları arasında bir köprü vazifesi de gören Ve Çanakkale üçlemesi, aslında TRT için kaleme alınmış “Çanakkale İçinde Bir Dolu Testi” adlı dizi senaryosunun, yayınevinin talebi üzerine romanlaştırılmasından doğmuştur. Çanakkale destanını anlatan tarihi romanlar arasında bir ilk ve öncü olma özelliği taşır. Ve Çanakkale; konusu, kurgusu ve edebi nitelikleri bakımından dört dörtlük bir tarihi roman dizisidir.
Hesna, gönlünde yeni yeni filizlenen garip duygular içinde Mürsel beyin varlığında bir süre teselli bulsa da, şehit bildiği Yüzbaşı kocasının hatırasına saygısızlık etmekten de korkuyor. Yüzbaşı Ali'nin Halep'te, çiçeği burnunda gelinini öylece bırakıp vatan hizmetine koşarken verdiği mektupta karısını emanet ettiği akrabaları, İstanbul'un en yoz, en çirkef ve en soysuz sakinleri olmuşlar. Hesna bunu Selamet Bey'in köşkünde geçirdiği o kısacık anda görüyor, gördüğü anda da iğrenip orayı terk ediyor. Sevine sevine Mürsel Bey'in konağına dönüyor. Onu orada Osman efendi, coşkuyla ve büyük bir içtenlikle karşılıyor.
Hesna'yı Beyrut'tan İstanbul'a getiren köhne Hacı Davut vapurunun emekdar kaptanı Yahya, Çanakkale'ye gidecek cephane yüküyle, İngiliz denizaltısının ölümcül bir sinsilikte arşınlayıp durduğu Marmara'ya açılıyor. Müderris Emin efendinin de yolcuları arasında olduğu eski vapurun akibeti, ertesi günün gazetelerinde bir faciha olarak bildiriliyor.
Çanakkale'de savaş kızıştıkça, vatan toprağının evlatlarından her an daha büyük bir aciliyet içinde talep ettiği kanı sonsuz bir imanla cepheye götüren yiğitler birbiri ardınca yola revan oluyor. İhtiyar anasını bir türlü ikna edemeyen Sabri, garip gönlü Çanakkale için yanıp tutuştuğu halde, bu kutlu kervana katılamamanın ızdırabı içinde kıvranıyor.
Yüzbaşı Ali ve Recep Çavuş'un Beyrut'tan Çanakkale'ye uzanan yolu, küçük bir kasabada, ihtiyar babasının Çanakkale için çarpan kocaman yüreğini de yanına alıp vatan savunması için Çanakkale'ye yürüyen Emre ile keşişiyor. Üçü, geride kalanların asker evlatlarına armağanı mukaddes yükleriyle zorlu bir yolculuğun ardından nihayet Çanakkale'ye ulaşıyor.
Mürsel beyin has adamı Aydın, yine onun emriyle, Çanakkale'deki sıhiye teşkilatını düzenleyip cephede bir hastahane kurmak için yola düşüyor. Aydın, ülkenin kaderiyle yoksullaşıp yalnız kalmış güzel bir kızcağız olan Zübeyde ile, Çanakkale yolunda karşılaşıyor. Kaderin ona bir oyunumu bilinmez, Zübeyde ile Çanakkale'de tekrar buluşmak üzere vedalaştıktan hemen sonra, ilk kitaptan aşina olduğumuz Hala Hatun ve onun güzel ve becerikli kızı Zehra ile kesişiyor yolları. İstanbullu Aydın Beyin, Zübeyde ile titreyip sarsılan şehirli yüreği, köylü kızı Zehra'nın aşkıyla kıvılcımlanıyor, ansızın tutuşup bir yalın sevda ateşinde için için yanmaya başlıyor. Her ikisi için de sevinçle karşılanan görünmez bir kazanın ardından önce zorunlu misafirlik, sonra Çanakkale'ye doğru zorlu bir yolculuk başlıyor. Aydın Bey, yüreği Zehra'nın aşkıyla pırpırlanarak Çanakkale'ye gide dursun; Zavallı Zübeyde yalnızlığa ve horlanmışlığa musallat sinsi deliliğin kıyısında gezinip, okuru bir kez daha çaresiz bırakan yazarın acımasız çekiştirmelerinde bambaşka bir istikamete sürükleniyor.
Mürsel Bey, Hesna'nın dönüşünü duymanın sevincinde ayağı yerden kesilmişken, Enver Paşa'nın acele çağrısına uymamazlık edemiyor, kırık dökük bir yürekle Çanakkale yollarına düşüyor. Mürsel Bey'in yokluğunda, Sabri'nin düğününü yapmak ev sahibi olarak Hesna'ya kalıyor.
Rum bir nalbandın seferberlikten esirgediği uğursuz bir sandık, olmaz yollardan dönüp dolaşıyor, emanet vasfıyla kolayına taşınmaz bir yük olup Hala Hatun'un sırtına konuyor. Hala Hatun'la Ali çocuğun Çanakkale'ye uzanan yolları, İstanbul'dan yola çıkan Mürsel Bey'le böyle kesişiyor.
Ve bir bekleyiştir, başlıyor. Çanakkale'de, İstanbul'da, Çanakkale'yi İstanbul'a bağlayan tozlu yollarda, siperlerde, boğazdaki İngiliz ve Fransız gemilerinde, bir konağın penceresinde, bir minarenin şerefesinde, her yerde, herkeste manası pek büyük bir âna usulca uzanan derin bir bekleyiş başlıyor. Mürsel Bey ve şöförü, Hala Hatun ve afacan Ali, hep birlikte kutlu bir mekâna kavuşmak için kutlu bir vakti kovalamanın telaşındalar. Yüzbaşı Ali, Recep Çavuş, Emre, Sinan ve daha nice yiğitler, akreple yelkovanın varmamak için adeta nazlandığı bir vaktin arefesinde topların namlusundan düşmanı gözleyip bekliyor. Namluya sürülen merminin sabırsızlığında mı, o merminin getireceği utancın tedirginliğinde mi bilinmez, İngilizler bile bekliyor. Nasıl beklemesin ki...
Durgunluğunda deniz, dinginliğinde hava, cümle İslam ümmeti, dudaklarında dua, bekliyor. Gözler akreple yelkovanı, kulaklar şehadetleriyle Ezan'ı bekliyor. Alem nelerin sezişinde, niye nazlanıyor zaman? Yer gök nefesini tutmuş, kimbilir neyi bekliyor. Çanakkale'de bir cuma vakti, evrenin duaya battığı bir an... Vatana adanmışlığıyla muhakkak, yiğitler ölmeyi bekliyor.
Aşağıdaki satırlar, Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Çanakkale üçlemesinin ikinci kitabı Gördüler adlı romandan alınmıştır. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım bekleyişin ateş fırtınalarıyla bölündüğü ânı anlatır:
""Allahuekber!. Allahuekber!." dedi ezana başladı İmam Efendi. Boğazını temizlemişti her vakitki gibi; sesini önce yüreğinde ayarlamış, sonra gönlünde denemişti..gırtlağında esiverdi, göğe ağdı: "Allahuekber!. Allahu ekber!." O ses artık tutulamazdı, geri alınamazdı, engel olunamazdı. Özgürlüğüne kavuşmuş bir hürriyetin hür oluş bayramıyla gökle yer arısında bütün boşlukları, dolulukları taşırırcasına dolduruyordu. İmam Efendi o vaktin esintisinde şimdi bütün şerefelerden bütün müezzinlerin birbirini tamamlayan ezanlarının ses olup akmakta olduğunu düşündü. Köyden köye doluyordu, şehirden şehire ulaşıyordu..ezanlar, cumanın bu saatinde dağları aşıyordu, ovalarda süzülüyordu; vadilerden sıyrılıverip yaylalarda salınıyordu. Zamanın su akışında şırıldadığı bir Cennetleşme vaktiydi.
Saros Körfezine doğru yağmur olmuştu; Gelibolu sırtlarını ayağa kaldırmıştı. Erlerden sesi güzel olanların daha ikinci Allahuekber! çığırışı tamamlanmamıştı. Bir genç İstanbullu Hafız, Sabâ'nın ağlayıverecek kadar incelmiş hassaslığında: "Eşhedüenlâilâhe illallah!" dedi Sahra Hastahânesinin beri yanındaki çamlığın düzünde..
birdenbire İngiliz Mevzileri kudurdu. Toplar, yağmurdan çok doludan hızli mermi yağdırır oldular. Aşağıdan yukarıya doğru sanki bir cehennem parçalanıyordu. Zırhlıların toplarından başlayan ateş, kara bataryalarının azgınlığında yukarı Türk Mevzilerini bir anda yangın yerine çevirdi. Mermiler, neredeyse birbiri üstüne düşüyordu..hemen hemen her iki mermi birleşip aynı yerde ve bir anda patlıyordu. Ateş, alev, duman; aşağıdan yukarıya doğru gelen mermilerin binlercesinin rüzgârlanışı, esişi, vınlayışından olma sağır kulakları dahî patlatacak bir gürültüyle birlikte açılan çukurlardan fırlamış toprak, taş, kaya ve ağaç kökleri, dalları, budakları..içiçeydi; top top olmuştu, aynı anda yoğrulup aynı anda tozlaşarak yere yağıyordu.
Başlangıçta insan yoktu; insan parçaları karışmamıştı yağmura..çekirgelerin ekin tarlasına dalışı gibi diş diş yokederek gelen topçuların ateşi, kısa bir süre sonra Bölükleri buldu. Cuma Vaktine hazır bekleyenleri buldu olduğu yerde, ileri hatların askerini buldu. Bulur bulmaz da taş toprak ağaç mermi şarapnel yağmuruna insanlar karıştı; yarım bedenler, kollar bacaklar başlar..bazan bütün bir beden..sesler, can yırtıcıydı; ruhun bedenden sökülüşünün feryadı; bedenden kopan parçaların iniltisinden olma haykırışlar idi. Parçalanan Cehennemin sesine karıştıkça dayanılmaz, büsbütün dayanılmaz oluyordu. Ezanlar, bir nefescik durmuştu Cehennemin parçalanma anında; şaşırmış, fakat hemen devam etmişti.""
Ve Çanakkale Üçlemesi: Geldiler, Gördüler, Döndüler
Mustafa Necati Sepetçioğlu - İrfan Yayınevi
İkinci Kitap: Gördüler
Mustafa Necati Sepetçioğlu, Ve Çanakkale dizisinin ikinci kitabı Gördüler'de, ilk kitaptan tanıdığımız kahramanların hikayelerini anlatmaya kaldığı yerden devam ediyor. Ölü bebeğini köpekler parçalayan Hesna ve bir anlık dalgınlığıyla bu vahim olaya zemin hazırlayan Sabri zaptiyeler eşliğinde doktor Mürsel Beyin evine geliyorlar. Mürsel Bey, ilk karşılaşmada Hesna'ya karşı duygusal bir yakınlık hissediyor. Hesna sakinleşip yaşadığı büyük şoku atlatırken, gönlündeki boşluğu titreten Mürsel Bey'in yakınlığında teselli buluyor. Mürsel Bey'in konağını keşfederken, şehit oğlunun hatırasını ahşaptan yapılmış bir topun maddi varlığında cisimleştiren bir garip ihtiyarın kederli dünyasına dair tuhaflıklara tanık oluyoruz.Hesna, gönlünde yeni yeni filizlenen garip duygular içinde Mürsel beyin varlığında bir süre teselli bulsa da, şehit bildiği Yüzbaşı kocasının hatırasına saygısızlık etmekten de korkuyor. Yüzbaşı Ali'nin Halep'te, çiçeği burnunda gelinini öylece bırakıp vatan hizmetine koşarken verdiği mektupta karısını emanet ettiği akrabaları, İstanbul'un en yoz, en çirkef ve en soysuz sakinleri olmuşlar. Hesna bunu Selamet Bey'in köşkünde geçirdiği o kısacık anda görüyor, gördüğü anda da iğrenip orayı terk ediyor. Sevine sevine Mürsel Bey'in konağına dönüyor. Onu orada Osman efendi, coşkuyla ve büyük bir içtenlikle karşılıyor.
Hesna'yı Beyrut'tan İstanbul'a getiren köhne Hacı Davut vapurunun emekdar kaptanı Yahya, Çanakkale'ye gidecek cephane yüküyle, İngiliz denizaltısının ölümcül bir sinsilikte arşınlayıp durduğu Marmara'ya açılıyor. Müderris Emin efendinin de yolcuları arasında olduğu eski vapurun akibeti, ertesi günün gazetelerinde bir faciha olarak bildiriliyor.
Çanakkale'de savaş kızıştıkça, vatan toprağının evlatlarından her an daha büyük bir aciliyet içinde talep ettiği kanı sonsuz bir imanla cepheye götüren yiğitler birbiri ardınca yola revan oluyor. İhtiyar anasını bir türlü ikna edemeyen Sabri, garip gönlü Çanakkale için yanıp tutuştuğu halde, bu kutlu kervana katılamamanın ızdırabı içinde kıvranıyor.
Yüzbaşı Ali ve Recep Çavuş'un Beyrut'tan Çanakkale'ye uzanan yolu, küçük bir kasabada, ihtiyar babasının Çanakkale için çarpan kocaman yüreğini de yanına alıp vatan savunması için Çanakkale'ye yürüyen Emre ile keşişiyor. Üçü, geride kalanların asker evlatlarına armağanı mukaddes yükleriyle zorlu bir yolculuğun ardından nihayet Çanakkale'ye ulaşıyor.
Mürsel beyin has adamı Aydın, yine onun emriyle, Çanakkale'deki sıhiye teşkilatını düzenleyip cephede bir hastahane kurmak için yola düşüyor. Aydın, ülkenin kaderiyle yoksullaşıp yalnız kalmış güzel bir kızcağız olan Zübeyde ile, Çanakkale yolunda karşılaşıyor. Kaderin ona bir oyunumu bilinmez, Zübeyde ile Çanakkale'de tekrar buluşmak üzere vedalaştıktan hemen sonra, ilk kitaptan aşina olduğumuz Hala Hatun ve onun güzel ve becerikli kızı Zehra ile kesişiyor yolları. İstanbullu Aydın Beyin, Zübeyde ile titreyip sarsılan şehirli yüreği, köylü kızı Zehra'nın aşkıyla kıvılcımlanıyor, ansızın tutuşup bir yalın sevda ateşinde için için yanmaya başlıyor. Her ikisi için de sevinçle karşılanan görünmez bir kazanın ardından önce zorunlu misafirlik, sonra Çanakkale'ye doğru zorlu bir yolculuk başlıyor. Aydın Bey, yüreği Zehra'nın aşkıyla pırpırlanarak Çanakkale'ye gide dursun; Zavallı Zübeyde yalnızlığa ve horlanmışlığa musallat sinsi deliliğin kıyısında gezinip, okuru bir kez daha çaresiz bırakan yazarın acımasız çekiştirmelerinde bambaşka bir istikamete sürükleniyor.
Mürsel Bey, Hesna'nın dönüşünü duymanın sevincinde ayağı yerden kesilmişken, Enver Paşa'nın acele çağrısına uymamazlık edemiyor, kırık dökük bir yürekle Çanakkale yollarına düşüyor. Mürsel Bey'in yokluğunda, Sabri'nin düğününü yapmak ev sahibi olarak Hesna'ya kalıyor.
Rum bir nalbandın seferberlikten esirgediği uğursuz bir sandık, olmaz yollardan dönüp dolaşıyor, emanet vasfıyla kolayına taşınmaz bir yük olup Hala Hatun'un sırtına konuyor. Hala Hatun'la Ali çocuğun Çanakkale'ye uzanan yolları, İstanbul'dan yola çıkan Mürsel Bey'le böyle kesişiyor.
Ve bir bekleyiştir, başlıyor. Çanakkale'de, İstanbul'da, Çanakkale'yi İstanbul'a bağlayan tozlu yollarda, siperlerde, boğazdaki İngiliz ve Fransız gemilerinde, bir konağın penceresinde, bir minarenin şerefesinde, her yerde, herkeste manası pek büyük bir âna usulca uzanan derin bir bekleyiş başlıyor. Mürsel Bey ve şöförü, Hala Hatun ve afacan Ali, hep birlikte kutlu bir mekâna kavuşmak için kutlu bir vakti kovalamanın telaşındalar. Yüzbaşı Ali, Recep Çavuş, Emre, Sinan ve daha nice yiğitler, akreple yelkovanın varmamak için adeta nazlandığı bir vaktin arefesinde topların namlusundan düşmanı gözleyip bekliyor. Namluya sürülen merminin sabırsızlığında mı, o merminin getireceği utancın tedirginliğinde mi bilinmez, İngilizler bile bekliyor. Nasıl beklemesin ki...
Durgunluğunda deniz, dinginliğinde hava, cümle İslam ümmeti, dudaklarında dua, bekliyor. Gözler akreple yelkovanı, kulaklar şehadetleriyle Ezan'ı bekliyor. Alem nelerin sezişinde, niye nazlanıyor zaman? Yer gök nefesini tutmuş, kimbilir neyi bekliyor. Çanakkale'de bir cuma vakti, evrenin duaya battığı bir an... Vatana adanmışlığıyla muhakkak, yiğitler ölmeyi bekliyor.
Aşağıdaki satırlar, Mustafa Necati Sepetçioğlu'nun Çanakkale üçlemesinin ikinci kitabı Gördüler adlı romandan alınmıştır. Yukarıda tasvir etmeye çalıştığım bekleyişin ateş fırtınalarıyla bölündüğü ânı anlatır:
""Allahuekber!. Allahuekber!." dedi ezana başladı İmam Efendi. Boğazını temizlemişti her vakitki gibi; sesini önce yüreğinde ayarlamış, sonra gönlünde denemişti..gırtlağında esiverdi, göğe ağdı: "Allahuekber!. Allahu ekber!." O ses artık tutulamazdı, geri alınamazdı, engel olunamazdı. Özgürlüğüne kavuşmuş bir hürriyetin hür oluş bayramıyla gökle yer arısında bütün boşlukları, dolulukları taşırırcasına dolduruyordu. İmam Efendi o vaktin esintisinde şimdi bütün şerefelerden bütün müezzinlerin birbirini tamamlayan ezanlarının ses olup akmakta olduğunu düşündü. Köyden köye doluyordu, şehirden şehire ulaşıyordu..ezanlar, cumanın bu saatinde dağları aşıyordu, ovalarda süzülüyordu; vadilerden sıyrılıverip yaylalarda salınıyordu. Zamanın su akışında şırıldadığı bir Cennetleşme vaktiydi.
Saros Körfezine doğru yağmur olmuştu; Gelibolu sırtlarını ayağa kaldırmıştı. Erlerden sesi güzel olanların daha ikinci Allahuekber! çığırışı tamamlanmamıştı. Bir genç İstanbullu Hafız, Sabâ'nın ağlayıverecek kadar incelmiş hassaslığında: "Eşhedüenlâilâhe illallah!" dedi Sahra Hastahânesinin beri yanındaki çamlığın düzünde..
birdenbire İngiliz Mevzileri kudurdu. Toplar, yağmurdan çok doludan hızli mermi yağdırır oldular. Aşağıdan yukarıya doğru sanki bir cehennem parçalanıyordu. Zırhlıların toplarından başlayan ateş, kara bataryalarının azgınlığında yukarı Türk Mevzilerini bir anda yangın yerine çevirdi. Mermiler, neredeyse birbiri üstüne düşüyordu..hemen hemen her iki mermi birleşip aynı yerde ve bir anda patlıyordu. Ateş, alev, duman; aşağıdan yukarıya doğru gelen mermilerin binlercesinin rüzgârlanışı, esişi, vınlayışından olma sağır kulakları dahî patlatacak bir gürültüyle birlikte açılan çukurlardan fırlamış toprak, taş, kaya ve ağaç kökleri, dalları, budakları..içiçeydi; top top olmuştu, aynı anda yoğrulup aynı anda tozlaşarak yere yağıyordu.
Başlangıçta insan yoktu; insan parçaları karışmamıştı yağmura..çekirgelerin ekin tarlasına dalışı gibi diş diş yokederek gelen topçuların ateşi, kısa bir süre sonra Bölükleri buldu. Cuma Vaktine hazır bekleyenleri buldu olduğu yerde, ileri hatların askerini buldu. Bulur bulmaz da taş toprak ağaç mermi şarapnel yağmuruna insanlar karıştı; yarım bedenler, kollar bacaklar başlar..bazan bütün bir beden..sesler, can yırtıcıydı; ruhun bedenden sökülüşünün feryadı; bedenden kopan parçaların iniltisinden olma haykırışlar idi. Parçalanan Cehennemin sesine karıştıkça dayanılmaz, büsbütün dayanılmaz oluyordu. Ezanlar, bir nefescik durmuştu Cehennemin parçalanma anında; şaşırmış, fakat hemen devam etmişti.""
Ve Çanakkale Üçlemesi: Geldiler, Gördüler, Döndüler
Mustafa Necati Sepetçioğlu - İrfan Yayınevi




Yorumlar
Yorum Gönder