İlköğretimde Yatılılık ve Körler Okulu Gerçeği
İlkokulu ve ortaokulu yatılı olarak körler okulunda okumuş ve görev icabı kaynaştırma uygulamalarını da az-çok gözlemleyebilmiş bir rehber öğretmen olarak, görme engelli öğrenciler mail grubunda körler okulları hakkında yapılan bir tartışmaya katkı olması düşüncesiyle kaleme aldığım bu yazıyı, kapatılması her gündeme geldiğinde yatılı okullara sarılıp her fırsatta bu okulları yücelten iyi niyetli insanlara ithaf ediyorum. Umarım ki, bu satırlar onların, "Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla döşelidir" sözünün boşuna söylenmediğini hatırlamalarına ve yatılılık konusunu başka boyutlarıyla da ele alma gereğinin önemini fark etmelerine vesile olur.
Ülkemizin çeşitli şehirlerine yayılmış vaziyette 10-15 civarında körler okulu bulunduğunu, bugün bu okullara yatılı veya gündüzlü olarak bin civarında ilkokul ve ortaokul öğrencisinin devam etmekte olduğunu, bu okulların yalnız ve ancak zaman zaman ortaya çıkan kapatılma tartışmalarıyla ülke gündeminde yer bulabildiklerini ve bugünkü haliyle bu okulların, 15-20 yıl önceki nitelikli kurumların cılız bir gölgesi olmayı ancak başarabildiklerini belirterek sözlerime başlamak isterim.
Bu okulların iyi günlerinde, kaynaştırmalı eğitimin adı henüz duyulmamışken, eğitim almak isteyen bir görme engellinin ülkemizin belli başlı şehirlerinde bulunan ve yatılı olarak hizmet veren bu okullardan birine devam etmekten başka seçeneği yoktu. O günlerde, okul çağına gelmiş görme engelli çocuğunuzun elinden tutup evinize en yakın ilkokula yahut canınızın istediği ortaokula kaydettiremezdiniz. Hatta ortaokulu körler okulunda okuyup mezun olduğunda dahi, yalnız körlerin devam ettiği lise düzeyinde bir okul bulunmamasına rağmen, herhangi bir liseye gidip çocuğunuzu kaydettiremezdiniz. Yani bir zamanlar, okumak isteyen körler için körler okuluna gitmek bugünki gibi bir opsiyon değil mutlak bir zorunluluktu. Ve körler okulu sayısı o kadar azdı ki, tüm körler okullarındaki öğrencilerin neredeyse tamamı yatılı olmak zorunda kalıyordu. Bugün, kaynaştırmalı eğitimden faydalananları bir yana bırakırsak, görme engelli öğrencilerin çok önemli bir kısmı bu okullara gündüzlü olarak devam ediyor. Ve bu, dün ve bugün arasında altı çizilmesi gereken en temel farklardan biri.
Kişisel deneyimlerimi anlatırken, körler okulları hakkında topyekün bir suçlamada bulunmak istemediğimi, bu yazıyı, körler okullarını karalamak yahut derhal kapatılmalarını önermek amacıyla yazmadığımı vurgulamak için, çok önemsediğim bir noktanın altını çizmeden geçemeyeceğim.
Benim öğrencilik yıllarımda, körlerokulu dediğimiz şeyin, sayıları her ne kadar iki elin parmaklarını geçmiyor idi ise de, bir standardı yoktu, bugün olduğunu da düşünmüyorum. Başka bir deyişle, bildiğimiz kaç körler okulu varsa, birbirinden tamamen farklı o kadar da körler okulu deneyimi olduğunu baştan kabul edersek, ismi aynı olan her şeyin cismini de aynı bilme yanlışına düşmekten kurtulmuş oluruz.
Ben 90'lı yılların başlarında Niğde'deki ilkokulu ve Ankara'daki Beşevler ortaokulunu gördüm ve yaşadım. İkisi arasındaki farkı bilen bilir. Bilmeyenler için kısaca söylemek gerekirse Niğde'deki için CEZAEVİ, Ankara'daki için okul diyeyim siz gerisini anlayın.
Bir okula cezaevi denir mi? Dememek icap eder. Bir cezaevinde gardiyanlar mahkûmlara neler yapar, ben onu bilmem. Ama ben, öğretmenlerin çocuklara neler yapabildiğini gördüm, çok iyi biliyorum. Ne demek istediğimi bir-iki örnekle açıklamaya çalışacağım. Ama öncesinde bir noktanın altını çizmekte yarar görüyorum.
Körler okulu olsun olmasın, küçük yaşta aileden uzak kalma yani yatılılık, bir çocuğun, sadece ve ancak başka bir seçeneği olmadığında katlanabileceği zorlu bir yaşantıdır. Saçının teline zarar gelmesin diye, yavrusunun başını okşarken yüreği titreyen annelerin, bağrına taş basarak gurbete gönderdiği çocukları; Devletin, sen öğretmensin, eğitimcisin, onların hem anası hem babasısın, ben sana bunun için para veriyorum, bu parayla kendi çocuklarını doyurup giydiriyorsun, sana emanetimdir, onlara gözün gibi bak dediği öğretmenlerin kabalığımı bağışlayın, hayvan muamelesini bile çok gördüğü çocukları merak ediyorsan körler okullarına bak. Pek çoğu birzamanlar oradaydı, gördüm.
Ben Braille alfabesiyle okumayı, yazmayı Niğde'de körler okulunda öğrendim. O günlerde herhangi bir ilkokulda başka ne öğretiliyorsa, öyle sanıyorum ki onları da orada tastamam öğrendim. Kilden heykeller yapmayı, fülüt çalmayı, sulu boya resim yapmayı... hangi birini sayayım, hepsini orada öğrendim. Bir saz çalmayı öğrenemedim, bir de şarkı söylemeyi. Saz çalamadığıma değil ama, şarkı söyleyemediğime hala yanarım. Çünkü bu , beni öğretmenlerimi layıkıyla eğlendirebilme zevkinden ve el üstünde tutulan değerli bir çocuk olabilme ayrıcalığından mahrum bırakan ciddi bir kabiliyetsizlikti.
Orada iyi öğretmenler de tanıdım. Onların nöbetçi olacağı günleri iple çekerdik. Okul bahçesinden, izinli olarak yani kaçmadan herkesin çıkıp insan içine karışabildiği, çocuk parkına, köşedeki bakkala gidebildiği sevinçli günlerdi. Bize hikayeler, romanlar okuyan öğretmenlerimiz vardı. İyisi iyiydi ya, kötüsü çok, çok kötüydü gerçekten.
Yazın sıcak günlerinde, bütün okul dökülürdü bahçeye, zorunlu olarak. Kapıya da iki nöbetçi dikilirdi. Kendilerine emanet edilen yüce görevin bilincinde olmasalar da, dışardan içeri kuş uçurtmamaları gerektiğini bilirdi bu talihli arkadaşlarımız. Bu arada, öğretmen nerede olur, ne yapardı bilmiyorum. Bir yudum su içmek ya da daha önce içilmiş birkaç yudum suyu şehrin bağırsaklarına geri göndermek ihtiyacı hasıl olduğunda, içeri girebilmek için kapı önünde yapılan mücadeleleri mi anlatayım, yoksa yemekhanede iki öğün arasında ses çıkarmadan oturup beklemenin, kendini tutabildiğince tutmanın, sonunda dayanamayıp yanında yahut karşında oturan arkadaşına bir şey söylemeye çalışırken yakalanıp cezalandırılmanın pedogojik temellerini mi?
Size bu anlatacağımı, bir kez yaşanmış ve yalnız bir öğretmen tarafından bir cinnet esnasında uygulanmış kişisel bir öfke nöbeti sanmayın. Bunun, birkaç farklı öğretmen tarafından ve yukarıda iyiliğinden dem vurduğum öğretmenlerin de gözü önünde defalarca yapıldığına şahit oldum. bu işi yapanların bir amacı ilgili çocuğu cezalandırmaksa, diğer bir amacı da orada bulunan biz diğerlerine patronun kim olduğunu hatırlatmaktı. Böylece, yapılanları gizlemeye asla lüzum görmediler.
İlkokul veya ortaokul çağında olmalarına rağmen, bedensel veya psikolojik çeşitli hastalıklar yüzünden, istemdışı olarak altını ıslatmaya devam eden çocuklar vardır. Yatılı okullarda karavanadan birazcık nasiplenmiş herkes bunu bilir, böyle birini tanır. Başka yeri bilmem ve bildiğimi anlatıyorum. Bu çocukların hergün ıslattıkları yatakları, çarşafları ve battaniyeleri temizlemek, değiştirmek ya da her ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak için devletin para verdiği görevliler vardı. Yani, çocukların bu özel durumunu bilip anlaması beklenen öğretmenlerin işin o tarafıyla uğraşmak zorunda kaldıkları için öfkelendiklerini düşünmeyin. Bu çocukları cezalandırmayı kendine görev edinmiş bu öğretmenlerin konuya ilgisi, öyle sanıyorum ki, çocukların istemdışı olarak sürdürdükleri bu davranışı bir tür inatlaşma olarak kabul etme şuursuzluğundan kaynaklanıyordu.
Bu çocuklar, dayağın ve fiziksel şiddetin her türlüsüne maruz kalmış, yıllarca sistematik bir şekilde aşağılanmış ve artık cezalar gardiyanları tatmin etmeyinceye kadar altını ıslatmaya devam etmişlerdi. Dayağın ve hakaretlerin arkaplanda önemsiz bir ayrıntı haline geldiği bu iğrençlikle biz işte böyle tanıştık. Altına kaçıranların ıslak pijamalarını ağzına sokma cezası... Buna şahidim ve o günlerde o okulda okuyan tüm erkek öğrenciler de şahit. Bunu yapan bir öğretmen... Bunu yaptığı 10 yaşında bir çocuk... Bunun yapıldığı yerse... Siz nasıl uygun görürseniz öyle deyin, ama ben okul diyemiyorum.
Ankara'da böyle şeyler görmedim. Orada geçen yıllarımı düşününce, körler okulları hakkında söylenebilecek tüm olumlu şeylerin, orada bir zamanlar gerçekten var olduğunu kabul edebilirim. Körler okulunda bir öğrenci kişisel bakım, temizlik ve bağımsız hareket konusunda pek çok şey öğrenebilir. Braille alfebesiyle okuma ve yazma becerisi kazanır. Ud, keman ya da bağlama gibi bir müzik aletini gayet iyi bir şekilde çalmayı öğrenir. Fen ve matematik gibi sayısal derslerde bile kullanılan özel araç gereçler sayesinde akranlarıyla aynı müfredatı başarıyla takip edebilir. Eskiden böyleydi. Körler okullarının iyi günlerinde bu okullarda okuyan öğrenciler, en azından bu imkanlara sahiptiler. Fakat, bunun bir bedeli olduğunu da hatırlatmak isterim. Yatılı olmak, çocukluk döneminin önemli bir kısmını ailelerinden uzakta geçirmek zorunda kalmak, kimlik arayışının başladığı ergenlik döneminden önce gören akranlarıyla tanışıp kaynaşma imkanından mahrum kalmak, kısa tatil dönemlerinde hayatlarının geri kalanı boyunca içinde yaşayacakları çevreye adapte olma ve bu çevreden arkadaşlar edinme fırsatı bulamamak, yatılılık yıllarında insani duyarlılıktan yeterince nasiplenememiş bazı öğretmenler ve kimi diğer kamu görevlileri tarafından kötü muameleye maruz bırakılmak gibi, ilkokul dönemindeki bir çocuk için asla kabul edilebilir bulmadığım nice mahrumiyet ve dezavantaj bu okulların sağladığı imkanlardan yararlanabilmek için ödenmesi gereken bedelin bir parçasıydı. Bu çok yüksek bir bedeldi ve bizler, başka bir seçeneğimiz olmadığı için buna razı olduk. Bugün, şartlar değiştiği, görme engellilere yönelik eğitim imkanları çeşitlendiği için, bu bedeli ödemek istemeyen aileleri ve çocukları gayet iyi anlıyor, körler okullarının giderek daha fazla gözden düşmesinin tamamen normal ve anlaşılabilir bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Yatılılık, ilköğretim düzeyinde kırsal kesimde, köylerde, uzak kasabalarda ve geri kalmış şehirlerde eğitimi yaygınlaştırmak ve okullaşmayı sağlamak için başvurulan bir geçmiş zaman uygulamasıydı. Zaman değişti, imkanlar gelişti, ihtiyaçlar farklılaştı. Yatılı ilköğretim okullarının sayıları azalıyor. Benzer şekilde, körler okulları da, 50'li 60'lı yılların şartlarında düşünülmüş, bir dönem çok önemli bir ihtiyacı karşılamış, yurt genelinde eğitim imkanlarının yaygınlaşmasına ve özel eğitim anlayışının değişmesine paralel olarak da önemini yitirmeye başlamış kurumlardır. Vakti geçmiş, işlevini yitirmeye başlamış, buna bağlı olarak da önemi her geçen gün azalan kurumlar. Buna karşın, kaynaştırmalı eğitimin önemi daha iyi anlaşılmaya ve kaynaştırma uygulamaları yaygınlaşmaya devam ediyor. Kanaatimce bugünlerde biz bir geçiş döneminin sancılarını yaşıyoruz.
Bir zamanlar, görme engellilerin kaydını yapmamakta direnen liseler vardı. Şimdi memleketin her köşesinde, hemen her okulda engelli öğrenci bulmak mümkün. Üzülerek söylemeliyim ki, bu öğrencilerin büyük bir kısmı hala oturmayan sistem ve bocalayan, direnen ve körler okulları devrinin reflekslerini gösteren öğretmenler yüzünden ziyan oluyor. Engellilerin kendilerine özgü özel eğitim okullarında olması gerektiğini düşünen öğretmenlerle karşılaşıyoruz. Meslek liselerine zihinsel engelli öğrencilerin alınmasının korkunç bir hata olduğunu şiddetle savunan rehber öğretmenler görüyoruz. Engelli öğrencisine yardımcı olmayı çılgınca isteyip de nereden ve ne şekilde destek alabileceğini bilemeyen öğretmenlere rastlıyoruz. İlkokulların, genel olarak özel eğitim öğrencilerine, idare edelim başımız ağrımasın mantığıyla yaklaştığını ve bir şeyler kazandırmaktan ziyade bir sorun yaşamamak kaygısıyla hareket ettiklerini söylemek de hala mümkün.
Kaynaştırma sisteminin bugünlerde ortaya çıkardığı başarılı örneklerin, ağırlıkla kişisel niteliklere bağlı olduğunu söylemek zorundayım. Özel eğitim sınıfları yaygınlaşıyor, duyarlı öğretmenler çoğalıyor, engelli öğrenciler için imkanlar oluşturulmaya, eğitim sisteminin yeni anlayışa uygun olmayan yapısal sorunları giderilmeye çalışılıyor ama, henüz hiçbir şey hazır değil. Görünen o ki, bu iş biraz zaman alacak. Ve bana sorarsanız, bu iş rayına girmeye başladığında, körler okulu diye bir şey kalmayacak. Dahası, körler okuluna ihtiyaç da olmayacak.
Ülkemizin çeşitli şehirlerine yayılmış vaziyette 10-15 civarında körler okulu bulunduğunu, bugün bu okullara yatılı veya gündüzlü olarak bin civarında ilkokul ve ortaokul öğrencisinin devam etmekte olduğunu, bu okulların yalnız ve ancak zaman zaman ortaya çıkan kapatılma tartışmalarıyla ülke gündeminde yer bulabildiklerini ve bugünkü haliyle bu okulların, 15-20 yıl önceki nitelikli kurumların cılız bir gölgesi olmayı ancak başarabildiklerini belirterek sözlerime başlamak isterim.
Bu okulların iyi günlerinde, kaynaştırmalı eğitimin adı henüz duyulmamışken, eğitim almak isteyen bir görme engellinin ülkemizin belli başlı şehirlerinde bulunan ve yatılı olarak hizmet veren bu okullardan birine devam etmekten başka seçeneği yoktu. O günlerde, okul çağına gelmiş görme engelli çocuğunuzun elinden tutup evinize en yakın ilkokula yahut canınızın istediği ortaokula kaydettiremezdiniz. Hatta ortaokulu körler okulunda okuyup mezun olduğunda dahi, yalnız körlerin devam ettiği lise düzeyinde bir okul bulunmamasına rağmen, herhangi bir liseye gidip çocuğunuzu kaydettiremezdiniz. Yani bir zamanlar, okumak isteyen körler için körler okuluna gitmek bugünki gibi bir opsiyon değil mutlak bir zorunluluktu. Ve körler okulu sayısı o kadar azdı ki, tüm körler okullarındaki öğrencilerin neredeyse tamamı yatılı olmak zorunda kalıyordu. Bugün, kaynaştırmalı eğitimden faydalananları bir yana bırakırsak, görme engelli öğrencilerin çok önemli bir kısmı bu okullara gündüzlü olarak devam ediyor. Ve bu, dün ve bugün arasında altı çizilmesi gereken en temel farklardan biri.
Kişisel deneyimlerimi anlatırken, körler okulları hakkında topyekün bir suçlamada bulunmak istemediğimi, bu yazıyı, körler okullarını karalamak yahut derhal kapatılmalarını önermek amacıyla yazmadığımı vurgulamak için, çok önemsediğim bir noktanın altını çizmeden geçemeyeceğim.
Benim öğrencilik yıllarımda, körlerokulu dediğimiz şeyin, sayıları her ne kadar iki elin parmaklarını geçmiyor idi ise de, bir standardı yoktu, bugün olduğunu da düşünmüyorum. Başka bir deyişle, bildiğimiz kaç körler okulu varsa, birbirinden tamamen farklı o kadar da körler okulu deneyimi olduğunu baştan kabul edersek, ismi aynı olan her şeyin cismini de aynı bilme yanlışına düşmekten kurtulmuş oluruz.
Ben 90'lı yılların başlarında Niğde'deki ilkokulu ve Ankara'daki Beşevler ortaokulunu gördüm ve yaşadım. İkisi arasındaki farkı bilen bilir. Bilmeyenler için kısaca söylemek gerekirse Niğde'deki için CEZAEVİ, Ankara'daki için okul diyeyim siz gerisini anlayın.
Bir okula cezaevi denir mi? Dememek icap eder. Bir cezaevinde gardiyanlar mahkûmlara neler yapar, ben onu bilmem. Ama ben, öğretmenlerin çocuklara neler yapabildiğini gördüm, çok iyi biliyorum. Ne demek istediğimi bir-iki örnekle açıklamaya çalışacağım. Ama öncesinde bir noktanın altını çizmekte yarar görüyorum.
Körler okulu olsun olmasın, küçük yaşta aileden uzak kalma yani yatılılık, bir çocuğun, sadece ve ancak başka bir seçeneği olmadığında katlanabileceği zorlu bir yaşantıdır. Saçının teline zarar gelmesin diye, yavrusunun başını okşarken yüreği titreyen annelerin, bağrına taş basarak gurbete gönderdiği çocukları; Devletin, sen öğretmensin, eğitimcisin, onların hem anası hem babasısın, ben sana bunun için para veriyorum, bu parayla kendi çocuklarını doyurup giydiriyorsun, sana emanetimdir, onlara gözün gibi bak dediği öğretmenlerin kabalığımı bağışlayın, hayvan muamelesini bile çok gördüğü çocukları merak ediyorsan körler okullarına bak. Pek çoğu birzamanlar oradaydı, gördüm.
Ben Braille alfabesiyle okumayı, yazmayı Niğde'de körler okulunda öğrendim. O günlerde herhangi bir ilkokulda başka ne öğretiliyorsa, öyle sanıyorum ki onları da orada tastamam öğrendim. Kilden heykeller yapmayı, fülüt çalmayı, sulu boya resim yapmayı... hangi birini sayayım, hepsini orada öğrendim. Bir saz çalmayı öğrenemedim, bir de şarkı söylemeyi. Saz çalamadığıma değil ama, şarkı söyleyemediğime hala yanarım. Çünkü bu , beni öğretmenlerimi layıkıyla eğlendirebilme zevkinden ve el üstünde tutulan değerli bir çocuk olabilme ayrıcalığından mahrum bırakan ciddi bir kabiliyetsizlikti.
Orada iyi öğretmenler de tanıdım. Onların nöbetçi olacağı günleri iple çekerdik. Okul bahçesinden, izinli olarak yani kaçmadan herkesin çıkıp insan içine karışabildiği, çocuk parkına, köşedeki bakkala gidebildiği sevinçli günlerdi. Bize hikayeler, romanlar okuyan öğretmenlerimiz vardı. İyisi iyiydi ya, kötüsü çok, çok kötüydü gerçekten.
Yazın sıcak günlerinde, bütün okul dökülürdü bahçeye, zorunlu olarak. Kapıya da iki nöbetçi dikilirdi. Kendilerine emanet edilen yüce görevin bilincinde olmasalar da, dışardan içeri kuş uçurtmamaları gerektiğini bilirdi bu talihli arkadaşlarımız. Bu arada, öğretmen nerede olur, ne yapardı bilmiyorum. Bir yudum su içmek ya da daha önce içilmiş birkaç yudum suyu şehrin bağırsaklarına geri göndermek ihtiyacı hasıl olduğunda, içeri girebilmek için kapı önünde yapılan mücadeleleri mi anlatayım, yoksa yemekhanede iki öğün arasında ses çıkarmadan oturup beklemenin, kendini tutabildiğince tutmanın, sonunda dayanamayıp yanında yahut karşında oturan arkadaşına bir şey söylemeye çalışırken yakalanıp cezalandırılmanın pedogojik temellerini mi?
Size bu anlatacağımı, bir kez yaşanmış ve yalnız bir öğretmen tarafından bir cinnet esnasında uygulanmış kişisel bir öfke nöbeti sanmayın. Bunun, birkaç farklı öğretmen tarafından ve yukarıda iyiliğinden dem vurduğum öğretmenlerin de gözü önünde defalarca yapıldığına şahit oldum. bu işi yapanların bir amacı ilgili çocuğu cezalandırmaksa, diğer bir amacı da orada bulunan biz diğerlerine patronun kim olduğunu hatırlatmaktı. Böylece, yapılanları gizlemeye asla lüzum görmediler.
İlkokul veya ortaokul çağında olmalarına rağmen, bedensel veya psikolojik çeşitli hastalıklar yüzünden, istemdışı olarak altını ıslatmaya devam eden çocuklar vardır. Yatılı okullarda karavanadan birazcık nasiplenmiş herkes bunu bilir, böyle birini tanır. Başka yeri bilmem ve bildiğimi anlatıyorum. Bu çocukların hergün ıslattıkları yatakları, çarşafları ve battaniyeleri temizlemek, değiştirmek ya da her ne yapılması gerekiyorsa onu yapmak için devletin para verdiği görevliler vardı. Yani, çocukların bu özel durumunu bilip anlaması beklenen öğretmenlerin işin o tarafıyla uğraşmak zorunda kaldıkları için öfkelendiklerini düşünmeyin. Bu çocukları cezalandırmayı kendine görev edinmiş bu öğretmenlerin konuya ilgisi, öyle sanıyorum ki, çocukların istemdışı olarak sürdürdükleri bu davranışı bir tür inatlaşma olarak kabul etme şuursuzluğundan kaynaklanıyordu.
Bu çocuklar, dayağın ve fiziksel şiddetin her türlüsüne maruz kalmış, yıllarca sistematik bir şekilde aşağılanmış ve artık cezalar gardiyanları tatmin etmeyinceye kadar altını ıslatmaya devam etmişlerdi. Dayağın ve hakaretlerin arkaplanda önemsiz bir ayrıntı haline geldiği bu iğrençlikle biz işte böyle tanıştık. Altına kaçıranların ıslak pijamalarını ağzına sokma cezası... Buna şahidim ve o günlerde o okulda okuyan tüm erkek öğrenciler de şahit. Bunu yapan bir öğretmen... Bunu yaptığı 10 yaşında bir çocuk... Bunun yapıldığı yerse... Siz nasıl uygun görürseniz öyle deyin, ama ben okul diyemiyorum.
Ankara'da böyle şeyler görmedim. Orada geçen yıllarımı düşününce, körler okulları hakkında söylenebilecek tüm olumlu şeylerin, orada bir zamanlar gerçekten var olduğunu kabul edebilirim. Körler okulunda bir öğrenci kişisel bakım, temizlik ve bağımsız hareket konusunda pek çok şey öğrenebilir. Braille alfebesiyle okuma ve yazma becerisi kazanır. Ud, keman ya da bağlama gibi bir müzik aletini gayet iyi bir şekilde çalmayı öğrenir. Fen ve matematik gibi sayısal derslerde bile kullanılan özel araç gereçler sayesinde akranlarıyla aynı müfredatı başarıyla takip edebilir. Eskiden böyleydi. Körler okullarının iyi günlerinde bu okullarda okuyan öğrenciler, en azından bu imkanlara sahiptiler. Fakat, bunun bir bedeli olduğunu da hatırlatmak isterim. Yatılı olmak, çocukluk döneminin önemli bir kısmını ailelerinden uzakta geçirmek zorunda kalmak, kimlik arayışının başladığı ergenlik döneminden önce gören akranlarıyla tanışıp kaynaşma imkanından mahrum kalmak, kısa tatil dönemlerinde hayatlarının geri kalanı boyunca içinde yaşayacakları çevreye adapte olma ve bu çevreden arkadaşlar edinme fırsatı bulamamak, yatılılık yıllarında insani duyarlılıktan yeterince nasiplenememiş bazı öğretmenler ve kimi diğer kamu görevlileri tarafından kötü muameleye maruz bırakılmak gibi, ilkokul dönemindeki bir çocuk için asla kabul edilebilir bulmadığım nice mahrumiyet ve dezavantaj bu okulların sağladığı imkanlardan yararlanabilmek için ödenmesi gereken bedelin bir parçasıydı. Bu çok yüksek bir bedeldi ve bizler, başka bir seçeneğimiz olmadığı için buna razı olduk. Bugün, şartlar değiştiği, görme engellilere yönelik eğitim imkanları çeşitlendiği için, bu bedeli ödemek istemeyen aileleri ve çocukları gayet iyi anlıyor, körler okullarının giderek daha fazla gözden düşmesinin tamamen normal ve anlaşılabilir bir süreç olduğunu düşünüyorum.
Yatılılık, ilköğretim düzeyinde kırsal kesimde, köylerde, uzak kasabalarda ve geri kalmış şehirlerde eğitimi yaygınlaştırmak ve okullaşmayı sağlamak için başvurulan bir geçmiş zaman uygulamasıydı. Zaman değişti, imkanlar gelişti, ihtiyaçlar farklılaştı. Yatılı ilköğretim okullarının sayıları azalıyor. Benzer şekilde, körler okulları da, 50'li 60'lı yılların şartlarında düşünülmüş, bir dönem çok önemli bir ihtiyacı karşılamış, yurt genelinde eğitim imkanlarının yaygınlaşmasına ve özel eğitim anlayışının değişmesine paralel olarak da önemini yitirmeye başlamış kurumlardır. Vakti geçmiş, işlevini yitirmeye başlamış, buna bağlı olarak da önemi her geçen gün azalan kurumlar. Buna karşın, kaynaştırmalı eğitimin önemi daha iyi anlaşılmaya ve kaynaştırma uygulamaları yaygınlaşmaya devam ediyor. Kanaatimce bugünlerde biz bir geçiş döneminin sancılarını yaşıyoruz.
Bir zamanlar, görme engellilerin kaydını yapmamakta direnen liseler vardı. Şimdi memleketin her köşesinde, hemen her okulda engelli öğrenci bulmak mümkün. Üzülerek söylemeliyim ki, bu öğrencilerin büyük bir kısmı hala oturmayan sistem ve bocalayan, direnen ve körler okulları devrinin reflekslerini gösteren öğretmenler yüzünden ziyan oluyor. Engellilerin kendilerine özgü özel eğitim okullarında olması gerektiğini düşünen öğretmenlerle karşılaşıyoruz. Meslek liselerine zihinsel engelli öğrencilerin alınmasının korkunç bir hata olduğunu şiddetle savunan rehber öğretmenler görüyoruz. Engelli öğrencisine yardımcı olmayı çılgınca isteyip de nereden ve ne şekilde destek alabileceğini bilemeyen öğretmenlere rastlıyoruz. İlkokulların, genel olarak özel eğitim öğrencilerine, idare edelim başımız ağrımasın mantığıyla yaklaştığını ve bir şeyler kazandırmaktan ziyade bir sorun yaşamamak kaygısıyla hareket ettiklerini söylemek de hala mümkün.
Kaynaştırma sisteminin bugünlerde ortaya çıkardığı başarılı örneklerin, ağırlıkla kişisel niteliklere bağlı olduğunu söylemek zorundayım. Özel eğitim sınıfları yaygınlaşıyor, duyarlı öğretmenler çoğalıyor, engelli öğrenciler için imkanlar oluşturulmaya, eğitim sisteminin yeni anlayışa uygun olmayan yapısal sorunları giderilmeye çalışılıyor ama, henüz hiçbir şey hazır değil. Görünen o ki, bu iş biraz zaman alacak. Ve bana sorarsanız, bu iş rayına girmeye başladığında, körler okulu diye bir şey kalmayacak. Dahası, körler okuluna ihtiyaç da olmayacak.
Yorumlar
Yorum Gönder