Kanatsız Kuşlar - Louis de Bernieres
"Yunanistan nerde?"
"Denizin ötesinde. Çok uzak değil. Merak etmeyin, Yunanlılarla Frenklerr size bakacaklar. En az eskisi kadar iyi yeni evler bulacaklar size."
"Yunanlılar da bizim gibi Osmanlı mı?"
"Hayır, bundan böyle siz Yunansınız, Osmanlı değilsiniz. Ve biz de artık Osmanlı değiliz; Türküz." Çavuş ellerini iki yana açarak omuz silkti. Ve yarın, kim bilir? Biz başka bir şey oluruz, siz zenci olursunuz ve tavşanlar da kedi olurlar."
Anadolu'nun güney-batısında, Ege'yle Akdeniz'in kucaklaştığı yerde, rumca adı Paleoperiboli olan Eskibahçe adlı küçük ve pek uzak bir kasabada yüzyıllarca huzur ve barış içinde yaşamış Türkler, Rumlar ve Ermeniler acı ve ölüm getirecek büyük olayların Anadoluyu ve Balkanları karşı konulmaz bir kesinlikle kavrayıp her şeyi hoyratça ve sonsuza dek değiştirecek korkunç anaforuna bilmeden, istemeden farkında bile olmadan kapılıp gitmişlerdir. Kanatsız kuşlar, bu ölümcül girdâba kapılıp gidenlerin ve geride kalanların hikayesini anlatır. Yüzyıl önce bu topraklarda kopan büyük fırtınanın, bu fırtınayla savrulan hayatların ve korkunç acılar içinde can veren masalsı bir devrin hikayesidir.
Eskibahçe'de, dünyanın geri kalanından uzakda, kayıp bir zamanın pek yavaş ve pek az değişen sakinliği içerisinde yaşayıp giden sıradışı özelliklere sahip sıradan insanların hikayesini anlatan bu romanda; Biri ne kadar güzelse diğeri o denli çirkin olan masum ve küçük iki kızın, Drosoula ve Philothei'nin çocukluğunu ve gençliğini bulacak, Onlar kendilerini bekleyen hazin sona doğru hevesle ve heyecanla koşarken, siz gönlünüzü burkacak korkunç bir trajediye tanık olacaksınız.
Gözlerinizin önünden sözcükler ve parmaklarınızın arasından birbiri ardınca sayfalar akıp giderken, kaderin birini kahraman bir asker olarak savaş meydanlarına, diğerini namlı bir eşkiya olarak dağlara sürüklediği iki yakın arkadaş olan Türk Karatavuk ile Rum Mehmetçik'in her şeye rağmen yıkılmayan dostluğunu tanıyacak, uçmaya çalışan kanatsız kuşların her yeni çabasıyla bir kez daha sarsılıp yitirilmiş olanın boşluğunu yüreğinizde duyacaksınız.
Çocukluk yıllarında filizlenen ve yıllar geçtikçe alevlenip nihayet önü alınamaz bir yangın haline gelen hazin bir aşkın güzel Philothei ve zavallı İbrahim için büyük bir felaketle noktalanan acıklı hikayesini okudukça, aklın nerede bitip deliliğin nerede başladığına dair tuhaf fikirlere kapılacaksınız.
Sekiz yıl boyunca savaşan ve burnu bile kanamadan evine dönen Karatavuk'un, babası çömlekçi İskender'in bir anlık gafletiyle kolunu kaybetmesindeki ironiyi düşünürken, Levon'un kasabadaki tüm diğer Ermenilerle beraber, uzak memleketlerde oturan akrabalarının işlediği suçlar yüzünden nasıl cezalandırıldığına tanık olacak ve bunca felaketin böylesine üstüste ve böyle amansız bir kıyıcılıkla yaşanabilmiş olmasının gerçekten mümkün olup olmadığına dair zayıf düşüncelere tutunmaya çalışarak insanı içine çeken bu uzak kâbusların dehşetinden kurtulmaya çalışacaksınız.
Kaderi yalnızlığa yazılmış Rüstem Bey'in hayatından biri kara bir bulut, diğeri bir yaz meltemi gibi gelip geçen Tamara'nın ve Leyla Hanım'ın ilki ihanet ve acı, ikincisi yalan ve gözboyama üzerine kurulu iki gönül macerasını merak ve heyecanla okuyacak; Derin ilmi, sınırsız hoşgörüsü ve gösterişli atıyla kasabada yaşayan herkesin saygısını kazanmış olan Abdülhamit hocanın asla doğruluktan şaşmayan sağduyusuna hayranlık duyacaksınız.
Ömrünü büyük Yunanistan hayalini gerçekleştirmeye adamış Daskalos Leonidas ve kendisi de bir Rum olan ve olayları bambaşka bir açıdan görüp değerlendiren Georgio P. Theodorou arasındaki uçurumları görecek, yüzyıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş kaosu daha iyi anlayacak ve nihayet o günlere dair hüküm verirken kaç kurunun içinde ne kadar yaşın yandığını, hatta aslında kimin gerçekten yaş ve kimin kuru olduğunu bilebilmenin ne denli imkânsız bir çaba olabileceğini fark edeceksiniz.
Aşağıdaki satırlar Kanatsız Kuşlar adlı kitaptan alınmıştır:
"Nerede başladı bütün bunlar? Tarihte başlangıçlar olmuyor; zira olan her şey, daha sonra olanların nedeni veya öncüsü haline geliyor. Bu nedenler ve öncüller zinciri, paleolitik çağlara, bir aşiretin ilk Kabil'inin bir başkasının ilk Habil'ini öldürmesine kadar geriye doğru uzanıyor. Bütün savaşlar, kardeşin kardeşi öldürdüğü savaşlar ve dolayısıyla rüzgârının dairesel bir rotası; her halkın, her ulusun ayaklarının altındaki patika boyunca öne ve arkaya doğru esip duran, sonsuz bir suçlamalar zinciri var; öyle ki, belli bir zamanda kurban konumunda olan halklar, bir kuşak sonra kurban alan halklar oluyorlar. Özgürlüklerine yeni kavuşan uluslar da, anında sabık baskıcılarının kullandığı araçlara başvuruyorlar. Milliyetçilik, ütopyacılık ve dinde mutlakçılıktan oluşan bulaşıcı üçlü, bir potada eriyerek, bir ırkın ahlak madenini aşındıran bir asit haline geliyor ve o ırk, başkası tarafından yapılıyor olsa rezilce bulacağı işleri, utanmadan, hatta iftiharla icra ediyor.”
"Bu, herkesin bir imparatorluk istediği ve bir imparatorluğu hak ettiğini hissettiği bir çağdı; belki de, dünyanın, imparatorluklann anlamsız ve pahalı olduğunu, bendelerinin garez ve nankör olduğunu kavramasından önceki masumiyet günleriydi bunlar."
"Hayatta öyle bir an geliyor ki, yaşamayı başaranların her biri, kendi- sini, ölmeyi unutmuş bir hortlak gibi hissetmeye başlıyor ve şurası da kesin ki, gençlikte çoğumuz daha keyifliymişiz. Anlaşılan ihtiyarlık, insanın yüreğini kendi üstüne doğru katlıyor."
"O girdaplı zamanlardan bu yana dünya, ataların aldığı yaraların çocuklarda kanadığını tekrar tekrar öğrendi. Herhangi bir kimsenin bir gün gelip de affedilip affedilmeyeceğini ya da verilmiş olan zararın bir gün giderilip giderilmeyeceğini bilmiyorum."
"Ne idüğü belirsiz bu yerde, bir Hıristiyan genç kızın kazara nasıl öldüğünü anlatmamı istediğiniz zaman, Mustafa Kemal gibi büyük bir adamın, benim gibi küçük adamların hikâyesini de duymanız, ayrıca ayaklanmaların ve savaşların hikâyesini de duymanızın gerekliliği de gerçekten tuhaf. Tıpkı bizlerde doğal bir sapkınlık olduğu gibi, kaderin doğasında da doğal bir sapkınlık var sanki.”
"O günlerde, daha önce hayatımıza hiç girmemiş olan bir sürü başka ülkeyi duyar olmuştuk. Hızlı bir öğrenimdi ve çoğumuzun kafası hâlâ karışıktı. Biz kendi Hıristiyanlarımızı, çoğu zaman, iş olsun diye tıpkı onların bizim için kullandıkları küçültücü sıfatlara benzer sıfat kullanarak ve mutlaka bir gülümseme eşliğinde, "köpekler" ya da "imansızlar" diye anardık; ama onlara zaman zaman "Rum" veya "Yunan" dendiğini de biliyorduk. Onlarsa, bizim kendimizi "Osmanlı" diye tanımladığımız zamanlarda, hakaret olsun diye bize "Türk" derlerdi. Ardından bizim gerçekten de "Türk" olduğumuz ortaya çıktı ve bizler, tıpkı başlangıçta sıksa da sonradan ayağa alışıp fazlasıyla şık görünen yeni pabuçlarla öğünür gibi bununla da öğünür olduk."
"Padişah çağırıyor, erkekler gidip ölüyorlar ve biz kadınlara da onların ayak to¬zunu yiyip gözyaşlarımızı içmek düşüyor."
"1821 ile 1913 yıllan arasında sürmüş menfur bir soykırım var ki, bizler bunu unutmayı tercih etmiş ve bundan hiçbir ders almamışız. 1821 yılında, 26 Mart ile Paskalya Pazarı arasında, özgürlük adına Yunanlı Hıristiyanlar, 15 bin Yunanlı Müslümanı işkenceyle öldürüyor ve mallarını yağmalayıp evlerini yakıyorlar. Yunanlı kahraman Kolokotronis, hiç vicdan azabı duymaksızın övünmüş; çünkü cesetler o kadar çokmuş ki, atının nallan, Atina'nın şehir kapısıyla sitadel arasında yere asla değmemiş. Pelopo- nez'de çoğu kadın ve çocuk olmak üzere binlerce Müslüman, etrafı çevrilerek kılıçtan geçirilmiş. Binlerce mabet ve cami yerle bir edilmiş; öyle ki, bugün artık Yunanistan'da ya bir ya da iki cami kalmış durumda.
1820'li yıllar boyunca Sırbistan'la Rusya'ya karşı yapılan savaşın bir neticesi olarak 20 bin Müslüman Sırbistan'dan sürülüyor.
1875 yılında Ortodoks Bosnalı Sırp Hıristiyanlar, genelde Müslümanların, özelde de Osmanlı yetkililerinin katledilmesi için kampanya başlatıyorlar.
1876'da Bulgar Hıristiyanları, bilinmeyen bir miktar Türk kökenli topraksız köylüyü katlediyorlar.
1877'de Rusya, Osmanlılara yönelik aşağılayıcı bazı ayrıcalıklar koyma girişiminde bulunuyor ve kabul görmeyince, savaş ilan ediyor. Kafkasya'da Müslümanlara karşı kullanmak üzere icat ettikleri taktikleri kullanan Kazaklar, Bulgar ihtilalcilere ve topraksız köylülere, Müslümanlara ait bütün mülke el koymaları için yardım ediyorlar. Bu Kazaklar, kimse kaçama- sın diye köyün etrafını sarar, köylüleri silahsız bırakır ve katletmek üzere Bulgarları üstlerine yollarlarmış. Bazen de köyler top ateşiyle silinirmiş yeryüzünden. Bazen köylüler köle olarak satılırlarmış. Avrupalı diplomatlar, bu tefrikanın bu bölümünün, kadınlar için, mümkün olduğunca geç ölecekleri yeni işkence yöntemleri icat edilmesine yol açan sistemli tutum dolayısıyla dikkat çekici olduğunu kaydetmiş bulunuyorlar.
Bu imha kampanyasının bir neticesi olarak, tek bir dine mensup olmakla birlikte çeşitli etnik kökenden gelen, açlıktan ölme raddesindeki çok büyük bir Müslüman mülteci kafilesi yollara dökülüp, şakiler, gerillalar ve askerlerce, hiç durmaksızın bir o yana bir bu yana sürülüyorlar. Edirne'de tifüs yüzünden günde yüz tanesi ölüyor. İstanbul'un o vakitler cami olan büyük kilisesi Aya Sofya'ya dört bin ümitsiz ruh tıkışıp her gün otuz tanesi, yalnızca yeni gelenlere yer açmak üzere ölüyor. Bu Müslümanların yanı sıra ve arasında, tarihin hemen hiç dikkate almadığı Yahudiler de acı çekiyor ve ölüyorlar; zira özgürlükçü kahramanların o günlerdeki ortak çığlığı: "Yahudiler ve Türkler dışarı!"
Karadağlılar, Müslüman nüfusun tamamını ya öldürüyor ya da sürüyorlar.
1879'da Bosna-Hersek Müslümanlarının üçte biri ya göçmüş veya öldürülmüş.
Babıâli Britanya Büyükelçisi Sir Henry Layard, Rus politikalarının bölgeyi Müslümanlardan temizleyip yerine Slavlan geçirmek olduğunu yazıyor.
1912'de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan, hep birlikte daha çok Osmanlı toprağı ele geçirmek ve zoraki göçün oranını artırmak niyetiyle, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ediyorlar. Yukarıda anlatılan taktiklere, bir de, Müslümanları kahvehanelere ve ahırlara sürüp ardından da ateşe verme tekniği ekleniyor. Önceden de olduğu gibi, sivil erkekler çabucak öldürülüyorsa da kadınlara ölene kadar, mümkün olduğunca ağır ağır işkence yapılıyor. Yakalanan Osmanlı askerleri özel bir zulme maruz kalıyorlar. Edirne'de, yenilmiş askerler bir adaya dolduruluyor ve ölmeye terk ediliyor. Tarih kitapları, mahcup bir tavırla, uygulanan dehşetin ayrıntılarının açıklanamayacak ölçüde iğrenç olduğunu ifade ediyorlar.
Ana taktik, komitacı adı verilen, kimilerince gerilla, eşkıya, haydut veya özgürlükçü kahramanlar diye de tanımlanabilecek, nefret ve yağma isteğiyle (bunun bir başka adı vatanperverlik oluyor) dolu, başıbozuk ani baskın birliklerinin köylere saldırması ve köylüleri yollara dökmesi. Karadağlılar Arnavutluk'u harabeye çeviriyor. Trakyalı Türk mülteciler, Yunanlılar tarafından doğuya doğru sürülüyor ve sonra güneye ilerleyen Bulgarlar tarafından geri döndürülüyor ve bir kere daha doğuya sürülüyorlar. Yaşadıkları sefaleti ve umutsuzluğu tasavvur etmek dahi imkânsız. Bulgar Ordusu ardında 12 kilometre boyunca harabeye dönmüş köyler bırakıyor. Kazandıkları zaferden sonra Bulgarlar, Yunanlılar ve Sırplar, Makedonya üstünde ayrı ayrı hak iddiasında bulunuyorlar ve Yunanlılar ile Sırplar, Bulgaristan'la savaşa giriyorlar, kısa bir süre sonra Romanya da partiye katılıyor. Osmanlılar, Hıristiyan özgürlükçüler arasındaki didişmeden yararlanarak Edirne ile doğu Trakya'yı geri alıyorlar.
Balkan Savaşları sırasında kaç tane sivil Müslümanın, kaç tane sivil Yahudinin ve kaç sivil Türkün öldüğünü bilmek mümkün değil, kaç askerin öldüğünü de; ne var ki Osmanlıların yaklaşık yarım milyon mülteci kabul etmek zorunda kaldıkları biliniyor. Sürekli çatışma ve asla sonu gelmeyen mülteci akını ekonomiyi sakatlıyor.
Harap olan bir başka şey de, Osmanlı İmparatorluğu'nun en önemli başarısı; herkes için din özgürlüğünü garanti eden millet sistemi oluyor. Birtakım sapmalara rağmen, hemen hemen bütün tarihi boyunca imparatorluk farklı mezhepleri korumuş; onlara, kendi meselelerini idare etme ve kendi yasalarını izleme izni vermiş bulunuyor ki, Yunan Ortodoks Kilisesi'nin, Yunan dilini ve kültürünü, Bizanslıların dinini de peşinde sürükleyerek, Osmanlı Devleti'nin bir kolu halinde, kılına bile dokunulmadan varlığını sürdürmesi gibi, padişahların, Bizans idari sistemini devralıp değiştirmeden bırakmalarının da gerekçesi bu oluyor. Ne var ki artık, köy Hitlerlerinden oluşma bir yığın, cehennemin dinı ve milliyetçi nefret çorbasını kotarmış, Balkanlar, daha kötüye doğru, tamiri mümkün olmayan bir biçimde değişmiş bulunuyor.”
Kitabın adı: Kanatsız Kuşlar
Orijinal Adı: Birds Without Wings
Çevirmen: Bahar Öcal Düzgören
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi
Yayın yılı: 2006
"Denizin ötesinde. Çok uzak değil. Merak etmeyin, Yunanlılarla Frenklerr size bakacaklar. En az eskisi kadar iyi yeni evler bulacaklar size."
"Yunanlılar da bizim gibi Osmanlı mı?"
"Hayır, bundan böyle siz Yunansınız, Osmanlı değilsiniz. Ve biz de artık Osmanlı değiliz; Türküz." Çavuş ellerini iki yana açarak omuz silkti. Ve yarın, kim bilir? Biz başka bir şey oluruz, siz zenci olursunuz ve tavşanlar da kedi olurlar."
Anadolu'nun güney-batısında, Ege'yle Akdeniz'in kucaklaştığı yerde, rumca adı Paleoperiboli olan Eskibahçe adlı küçük ve pek uzak bir kasabada yüzyıllarca huzur ve barış içinde yaşamış Türkler, Rumlar ve Ermeniler acı ve ölüm getirecek büyük olayların Anadoluyu ve Balkanları karşı konulmaz bir kesinlikle kavrayıp her şeyi hoyratça ve sonsuza dek değiştirecek korkunç anaforuna bilmeden, istemeden farkında bile olmadan kapılıp gitmişlerdir. Kanatsız kuşlar, bu ölümcül girdâba kapılıp gidenlerin ve geride kalanların hikayesini anlatır. Yüzyıl önce bu topraklarda kopan büyük fırtınanın, bu fırtınayla savrulan hayatların ve korkunç acılar içinde can veren masalsı bir devrin hikayesidir.
Eskibahçe'de, dünyanın geri kalanından uzakda, kayıp bir zamanın pek yavaş ve pek az değişen sakinliği içerisinde yaşayıp giden sıradışı özelliklere sahip sıradan insanların hikayesini anlatan bu romanda; Biri ne kadar güzelse diğeri o denli çirkin olan masum ve küçük iki kızın, Drosoula ve Philothei'nin çocukluğunu ve gençliğini bulacak, Onlar kendilerini bekleyen hazin sona doğru hevesle ve heyecanla koşarken, siz gönlünüzü burkacak korkunç bir trajediye tanık olacaksınız.
Gözlerinizin önünden sözcükler ve parmaklarınızın arasından birbiri ardınca sayfalar akıp giderken, kaderin birini kahraman bir asker olarak savaş meydanlarına, diğerini namlı bir eşkiya olarak dağlara sürüklediği iki yakın arkadaş olan Türk Karatavuk ile Rum Mehmetçik'in her şeye rağmen yıkılmayan dostluğunu tanıyacak, uçmaya çalışan kanatsız kuşların her yeni çabasıyla bir kez daha sarsılıp yitirilmiş olanın boşluğunu yüreğinizde duyacaksınız.
Çocukluk yıllarında filizlenen ve yıllar geçtikçe alevlenip nihayet önü alınamaz bir yangın haline gelen hazin bir aşkın güzel Philothei ve zavallı İbrahim için büyük bir felaketle noktalanan acıklı hikayesini okudukça, aklın nerede bitip deliliğin nerede başladığına dair tuhaf fikirlere kapılacaksınız.
Sekiz yıl boyunca savaşan ve burnu bile kanamadan evine dönen Karatavuk'un, babası çömlekçi İskender'in bir anlık gafletiyle kolunu kaybetmesindeki ironiyi düşünürken, Levon'un kasabadaki tüm diğer Ermenilerle beraber, uzak memleketlerde oturan akrabalarının işlediği suçlar yüzünden nasıl cezalandırıldığına tanık olacak ve bunca felaketin böylesine üstüste ve böyle amansız bir kıyıcılıkla yaşanabilmiş olmasının gerçekten mümkün olup olmadığına dair zayıf düşüncelere tutunmaya çalışarak insanı içine çeken bu uzak kâbusların dehşetinden kurtulmaya çalışacaksınız.
Kaderi yalnızlığa yazılmış Rüstem Bey'in hayatından biri kara bir bulut, diğeri bir yaz meltemi gibi gelip geçen Tamara'nın ve Leyla Hanım'ın ilki ihanet ve acı, ikincisi yalan ve gözboyama üzerine kurulu iki gönül macerasını merak ve heyecanla okuyacak; Derin ilmi, sınırsız hoşgörüsü ve gösterişli atıyla kasabada yaşayan herkesin saygısını kazanmış olan Abdülhamit hocanın asla doğruluktan şaşmayan sağduyusuna hayranlık duyacaksınız.
Ömrünü büyük Yunanistan hayalini gerçekleştirmeye adamış Daskalos Leonidas ve kendisi de bir Rum olan ve olayları bambaşka bir açıdan görüp değerlendiren Georgio P. Theodorou arasındaki uçurumları görecek, yüzyıl önce bu topraklarda hüküm sürmüş kaosu daha iyi anlayacak ve nihayet o günlere dair hüküm verirken kaç kurunun içinde ne kadar yaşın yandığını, hatta aslında kimin gerçekten yaş ve kimin kuru olduğunu bilebilmenin ne denli imkânsız bir çaba olabileceğini fark edeceksiniz.
Aşağıdaki satırlar Kanatsız Kuşlar adlı kitaptan alınmıştır:
"Nerede başladı bütün bunlar? Tarihte başlangıçlar olmuyor; zira olan her şey, daha sonra olanların nedeni veya öncüsü haline geliyor. Bu nedenler ve öncüller zinciri, paleolitik çağlara, bir aşiretin ilk Kabil'inin bir başkasının ilk Habil'ini öldürmesine kadar geriye doğru uzanıyor. Bütün savaşlar, kardeşin kardeşi öldürdüğü savaşlar ve dolayısıyla rüzgârının dairesel bir rotası; her halkın, her ulusun ayaklarının altındaki patika boyunca öne ve arkaya doğru esip duran, sonsuz bir suçlamalar zinciri var; öyle ki, belli bir zamanda kurban konumunda olan halklar, bir kuşak sonra kurban alan halklar oluyorlar. Özgürlüklerine yeni kavuşan uluslar da, anında sabık baskıcılarının kullandığı araçlara başvuruyorlar. Milliyetçilik, ütopyacılık ve dinde mutlakçılıktan oluşan bulaşıcı üçlü, bir potada eriyerek, bir ırkın ahlak madenini aşındıran bir asit haline geliyor ve o ırk, başkası tarafından yapılıyor olsa rezilce bulacağı işleri, utanmadan, hatta iftiharla icra ediyor.”
"Bu, herkesin bir imparatorluk istediği ve bir imparatorluğu hak ettiğini hissettiği bir çağdı; belki de, dünyanın, imparatorluklann anlamsız ve pahalı olduğunu, bendelerinin garez ve nankör olduğunu kavramasından önceki masumiyet günleriydi bunlar."
"Hayatta öyle bir an geliyor ki, yaşamayı başaranların her biri, kendi- sini, ölmeyi unutmuş bir hortlak gibi hissetmeye başlıyor ve şurası da kesin ki, gençlikte çoğumuz daha keyifliymişiz. Anlaşılan ihtiyarlık, insanın yüreğini kendi üstüne doğru katlıyor."
"O girdaplı zamanlardan bu yana dünya, ataların aldığı yaraların çocuklarda kanadığını tekrar tekrar öğrendi. Herhangi bir kimsenin bir gün gelip de affedilip affedilmeyeceğini ya da verilmiş olan zararın bir gün giderilip giderilmeyeceğini bilmiyorum."
"Ne idüğü belirsiz bu yerde, bir Hıristiyan genç kızın kazara nasıl öldüğünü anlatmamı istediğiniz zaman, Mustafa Kemal gibi büyük bir adamın, benim gibi küçük adamların hikâyesini de duymanız, ayrıca ayaklanmaların ve savaşların hikâyesini de duymanızın gerekliliği de gerçekten tuhaf. Tıpkı bizlerde doğal bir sapkınlık olduğu gibi, kaderin doğasında da doğal bir sapkınlık var sanki.”
"O günlerde, daha önce hayatımıza hiç girmemiş olan bir sürü başka ülkeyi duyar olmuştuk. Hızlı bir öğrenimdi ve çoğumuzun kafası hâlâ karışıktı. Biz kendi Hıristiyanlarımızı, çoğu zaman, iş olsun diye tıpkı onların bizim için kullandıkları küçültücü sıfatlara benzer sıfat kullanarak ve mutlaka bir gülümseme eşliğinde, "köpekler" ya da "imansızlar" diye anardık; ama onlara zaman zaman "Rum" veya "Yunan" dendiğini de biliyorduk. Onlarsa, bizim kendimizi "Osmanlı" diye tanımladığımız zamanlarda, hakaret olsun diye bize "Türk" derlerdi. Ardından bizim gerçekten de "Türk" olduğumuz ortaya çıktı ve bizler, tıpkı başlangıçta sıksa da sonradan ayağa alışıp fazlasıyla şık görünen yeni pabuçlarla öğünür gibi bununla da öğünür olduk."
"Padişah çağırıyor, erkekler gidip ölüyorlar ve biz kadınlara da onların ayak to¬zunu yiyip gözyaşlarımızı içmek düşüyor."
"1821 ile 1913 yıllan arasında sürmüş menfur bir soykırım var ki, bizler bunu unutmayı tercih etmiş ve bundan hiçbir ders almamışız. 1821 yılında, 26 Mart ile Paskalya Pazarı arasında, özgürlük adına Yunanlı Hıristiyanlar, 15 bin Yunanlı Müslümanı işkenceyle öldürüyor ve mallarını yağmalayıp evlerini yakıyorlar. Yunanlı kahraman Kolokotronis, hiç vicdan azabı duymaksızın övünmüş; çünkü cesetler o kadar çokmuş ki, atının nallan, Atina'nın şehir kapısıyla sitadel arasında yere asla değmemiş. Pelopo- nez'de çoğu kadın ve çocuk olmak üzere binlerce Müslüman, etrafı çevrilerek kılıçtan geçirilmiş. Binlerce mabet ve cami yerle bir edilmiş; öyle ki, bugün artık Yunanistan'da ya bir ya da iki cami kalmış durumda.
1820'li yıllar boyunca Sırbistan'la Rusya'ya karşı yapılan savaşın bir neticesi olarak 20 bin Müslüman Sırbistan'dan sürülüyor.
1875 yılında Ortodoks Bosnalı Sırp Hıristiyanlar, genelde Müslümanların, özelde de Osmanlı yetkililerinin katledilmesi için kampanya başlatıyorlar.
1876'da Bulgar Hıristiyanları, bilinmeyen bir miktar Türk kökenli topraksız köylüyü katlediyorlar.
1877'de Rusya, Osmanlılara yönelik aşağılayıcı bazı ayrıcalıklar koyma girişiminde bulunuyor ve kabul görmeyince, savaş ilan ediyor. Kafkasya'da Müslümanlara karşı kullanmak üzere icat ettikleri taktikleri kullanan Kazaklar, Bulgar ihtilalcilere ve topraksız köylülere, Müslümanlara ait bütün mülke el koymaları için yardım ediyorlar. Bu Kazaklar, kimse kaçama- sın diye köyün etrafını sarar, köylüleri silahsız bırakır ve katletmek üzere Bulgarları üstlerine yollarlarmış. Bazen de köyler top ateşiyle silinirmiş yeryüzünden. Bazen köylüler köle olarak satılırlarmış. Avrupalı diplomatlar, bu tefrikanın bu bölümünün, kadınlar için, mümkün olduğunca geç ölecekleri yeni işkence yöntemleri icat edilmesine yol açan sistemli tutum dolayısıyla dikkat çekici olduğunu kaydetmiş bulunuyorlar.
Bu imha kampanyasının bir neticesi olarak, tek bir dine mensup olmakla birlikte çeşitli etnik kökenden gelen, açlıktan ölme raddesindeki çok büyük bir Müslüman mülteci kafilesi yollara dökülüp, şakiler, gerillalar ve askerlerce, hiç durmaksızın bir o yana bir bu yana sürülüyorlar. Edirne'de tifüs yüzünden günde yüz tanesi ölüyor. İstanbul'un o vakitler cami olan büyük kilisesi Aya Sofya'ya dört bin ümitsiz ruh tıkışıp her gün otuz tanesi, yalnızca yeni gelenlere yer açmak üzere ölüyor. Bu Müslümanların yanı sıra ve arasında, tarihin hemen hiç dikkate almadığı Yahudiler de acı çekiyor ve ölüyorlar; zira özgürlükçü kahramanların o günlerdeki ortak çığlığı: "Yahudiler ve Türkler dışarı!"
Karadağlılar, Müslüman nüfusun tamamını ya öldürüyor ya da sürüyorlar.
1879'da Bosna-Hersek Müslümanlarının üçte biri ya göçmüş veya öldürülmüş.
Babıâli Britanya Büyükelçisi Sir Henry Layard, Rus politikalarının bölgeyi Müslümanlardan temizleyip yerine Slavlan geçirmek olduğunu yazıyor.
1912'de Bulgaristan, Sırbistan, Karadağ ve Yunanistan, hep birlikte daha çok Osmanlı toprağı ele geçirmek ve zoraki göçün oranını artırmak niyetiyle, Osmanlı Devleti'ne savaş ilan ediyorlar. Yukarıda anlatılan taktiklere, bir de, Müslümanları kahvehanelere ve ahırlara sürüp ardından da ateşe verme tekniği ekleniyor. Önceden de olduğu gibi, sivil erkekler çabucak öldürülüyorsa da kadınlara ölene kadar, mümkün olduğunca ağır ağır işkence yapılıyor. Yakalanan Osmanlı askerleri özel bir zulme maruz kalıyorlar. Edirne'de, yenilmiş askerler bir adaya dolduruluyor ve ölmeye terk ediliyor. Tarih kitapları, mahcup bir tavırla, uygulanan dehşetin ayrıntılarının açıklanamayacak ölçüde iğrenç olduğunu ifade ediyorlar.
Ana taktik, komitacı adı verilen, kimilerince gerilla, eşkıya, haydut veya özgürlükçü kahramanlar diye de tanımlanabilecek, nefret ve yağma isteğiyle (bunun bir başka adı vatanperverlik oluyor) dolu, başıbozuk ani baskın birliklerinin köylere saldırması ve köylüleri yollara dökmesi. Karadağlılar Arnavutluk'u harabeye çeviriyor. Trakyalı Türk mülteciler, Yunanlılar tarafından doğuya doğru sürülüyor ve sonra güneye ilerleyen Bulgarlar tarafından geri döndürülüyor ve bir kere daha doğuya sürülüyorlar. Yaşadıkları sefaleti ve umutsuzluğu tasavvur etmek dahi imkânsız. Bulgar Ordusu ardında 12 kilometre boyunca harabeye dönmüş köyler bırakıyor. Kazandıkları zaferden sonra Bulgarlar, Yunanlılar ve Sırplar, Makedonya üstünde ayrı ayrı hak iddiasında bulunuyorlar ve Yunanlılar ile Sırplar, Bulgaristan'la savaşa giriyorlar, kısa bir süre sonra Romanya da partiye katılıyor. Osmanlılar, Hıristiyan özgürlükçüler arasındaki didişmeden yararlanarak Edirne ile doğu Trakya'yı geri alıyorlar.
Balkan Savaşları sırasında kaç tane sivil Müslümanın, kaç tane sivil Yahudinin ve kaç sivil Türkün öldüğünü bilmek mümkün değil, kaç askerin öldüğünü de; ne var ki Osmanlıların yaklaşık yarım milyon mülteci kabul etmek zorunda kaldıkları biliniyor. Sürekli çatışma ve asla sonu gelmeyen mülteci akını ekonomiyi sakatlıyor.
Harap olan bir başka şey de, Osmanlı İmparatorluğu'nun en önemli başarısı; herkes için din özgürlüğünü garanti eden millet sistemi oluyor. Birtakım sapmalara rağmen, hemen hemen bütün tarihi boyunca imparatorluk farklı mezhepleri korumuş; onlara, kendi meselelerini idare etme ve kendi yasalarını izleme izni vermiş bulunuyor ki, Yunan Ortodoks Kilisesi'nin, Yunan dilini ve kültürünü, Bizanslıların dinini de peşinde sürükleyerek, Osmanlı Devleti'nin bir kolu halinde, kılına bile dokunulmadan varlığını sürdürmesi gibi, padişahların, Bizans idari sistemini devralıp değiştirmeden bırakmalarının da gerekçesi bu oluyor. Ne var ki artık, köy Hitlerlerinden oluşma bir yığın, cehennemin dinı ve milliyetçi nefret çorbasını kotarmış, Balkanlar, daha kötüye doğru, tamiri mümkün olmayan bir biçimde değişmiş bulunuyor.”
Kitabın adı: Kanatsız Kuşlar
Orijinal Adı: Birds Without Wings
Çevirmen: Bahar Öcal Düzgören
Yayınevi: Altın Kitaplar Yayınevi
Yayın yılı: 2006
Yorumlar
Yorum Gönder