Eğitimin Milli Olmama Lüksü Yoktur
Türk milleti; kazandığı büyük zaferlerin ve yazdığı kutlu destanların yanısıra, tarih boyunca büyük acılar da yaşamış, ateşle imtehan edildiği ölüm kalım mücadeleleri vermek zorunda kalmıştır. Sıkıntıların üst üste geldiği, bir büyük felaketin yaralarını saramadan milletin başka felaketlerin içine sürüklendiği, elde inançtan ve milli birlik duygusundan başka bir şeyin kalmadığı zamanlarda dahi mücadele azmini kaybetmemiş, yeniden ve daha büyük bir güçle yükselerek dünya milletleri arasında yerini almayı her seferinde başarmıştır. Bu eşsiz başarının sırrını, binlerce yıllık tarihin şan ve şerefle dolu mirasında aramak gerekir.
O miras ki; Bir zerresi, Bilge Kağan buyruğuyla Orhun nehri kıyılarında taşa vurulup ölümsüzleştirilen kitabenin 1300 yıllık satırlarında, bir damlası, Hoca Ahmet Yesevi'nin derviş dudaklarında diyarlar aşan hikmetli deyişlerinde gizlidir. Bir kolu Yunus olur, gönüller yapar o mirasın; bir eli, asırlar ötesinden çağırır Mevlana olur. Bir gün bir kıvılcımdır, Söğüt'te, Ertuğrul'un ocağında bir cihan imparatorluğunun alevini tutuşturur; Başka bir gün yıldırımdır, Kocatepe'den zafer coşkusuyla Akdeniz'e koşan Mehmetçiğin yüreğini gümbürdetir.
Binlerce yıllık bir tarih boyunca kazanılan zaferlerin ve yaşanan acıların tecrübesiyle yoğrulup savaş meydanlarında ve ilim meclislerinde unutulmaz izler bırakmış kahramanların fedakarlıklarıyla zenginleşerek bugün bizim omuzlarımızda duran ve yarın çocuklarımızın ellerinde yükselecek o mirası tanımak, bilmek, anlamak, kendi gayretlerimizle daha da geliştirerek, bu konuda neslimize düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek zorundayız.
Yalnız ülkeler arasında değil, adına millet dediğimiz, ortak özellikleriyle ülke sınırlarını aşan insan toplulukları arasında da sınırlar vardır. Hatta çoğu zaman bu hayali sınırlar, ülkeler arasındaki yapay ve tartışmaya açık fiziksel sınırlardan daha önemli ve çok daha belirleyicidir. Somut bir coğrafi bölge veya bir devlet egemenliğiyle tanımlayamayacağımız bu görünmez sınırlar, bir insan topluluğuna millet olma niteliği kazandıran tarih, dil ve kültür gibi unsurların şekillendirdiği, toplumu oluşturan bireyler arasında genel kabul gören ve başka milletler karşısında ayırt edici olma özelliği gösteren bir değerler manzumesinin güvencesi altındadır. Başka bir deyişle, milletin manevi varlıklarını koruyan en önemli güç bu değerler manzumesidir. Milleti millet yapan bu değerler sisteminin de gözetilmeye, uzak sandığımız görünmez tehlikelere karşı korunup savunulmaya ihtiyacı vardır. Bu konuda zaaf göstermek, milletin dilini, kültürünü ve temel değerlerini koruma noktasında yetersiz kalmak, millet olarak kimliğimizi ve milli birlik ve beraberlik duygumuzu zayıflatır. Buna karşı alınacak tedbir, milletin geleceğini emanet edeceği gençlere atalarından aldığı mirası tam ve eksiksiz olarak aktarabilmesi olacaktır.
M.s. 7. Yüzyılın öyle bir 40 yılı vardır ki, Türk milleti bağımsızlığını kaybetmiş, devletini yitirmiş bir millet olarak bu dönemde bütünüyle Çin hakimiyetine girmiştir. 40 Yıl süren ve sonunda öncekinden daha güçlü ve daha ihtişamlı bir devletin kurulmasıyla neticelenen bu esaret döneminin sebepleri ve gelecekte bu tür felaketlerden kaçınmanın yolları Orhun nehri kıyısında ölümsüz taşlara kazınarak gelecek kuşaklara miras bırakılmıştır.
"Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!" (Bilge Kağan Yazıtı Kuzey yüzü)
böyle sesleniyor Bilge Kağan 732 yılından. Savaşın, silahın, askerin fayda etmediği; Tehlikenin, biz hiç farkına varmadan sinsice gelip boğazımıza çöktüğü barış zamanlarından bahsediyor ve milleti uyarıyor. Yasanı, geleneğini, töreni, seni sen yapan değerlerini, dilini ve kültürünü kaybedersen sahip olduğun başka hiç bir şey seni kurtaramaz.
Milletin manevi varlıklarını korumak için karakollar kuramaz, dikenli teller çekemezsiniz. Bunları büsbütün korunmasız bırakmak da milletin geleceği açısından ölümcül bir hata olur. Bir milletin, kendini korumak için kılıçtan, oktan, tüfekten, toptan daha etkili bir silaha ihtiyacı vardır. Varlığını sürdürmesi, bu en etkili silaha sahip olup olmamasına bağlıdır. Milletin; görünmez sınırlarını, yani kültürünü, dilini, tarihini, inanç sistemini ve bütün kutsal değerlerini koruyabilmek için sahip olmak zorunda bulunduğu o silah eğitimdir. Tarih boyunca, nesilleri birbirine bağlayan o zincir, milletin geleceğini inşa eden o güç, milletin evlatlarını barış zamanının sinsi tehlikelerine karşı uyanık tutan ve dayanıklı kılan o zırh eğitimdir. Ailede başlar, okulda pekişir, yaşam boyu devam eder. Günün birinde milli olma niteliğini yitirirse, başka hiç bir şey bu özelliğini uzun süre koruyamaz. Bu nedenledir ki, başka hiç bir şeyde olmasa bile, eğitimde milli çizgi ne pahasına olursa olsun mutlaka korunmalı, milletin geleceği için bu konuda hassas olunmalı, asla taviz verilmemelidir.
O miras ki; Bir zerresi, Bilge Kağan buyruğuyla Orhun nehri kıyılarında taşa vurulup ölümsüzleştirilen kitabenin 1300 yıllık satırlarında, bir damlası, Hoca Ahmet Yesevi'nin derviş dudaklarında diyarlar aşan hikmetli deyişlerinde gizlidir. Bir kolu Yunus olur, gönüller yapar o mirasın; bir eli, asırlar ötesinden çağırır Mevlana olur. Bir gün bir kıvılcımdır, Söğüt'te, Ertuğrul'un ocağında bir cihan imparatorluğunun alevini tutuşturur; Başka bir gün yıldırımdır, Kocatepe'den zafer coşkusuyla Akdeniz'e koşan Mehmetçiğin yüreğini gümbürdetir.
Binlerce yıllık bir tarih boyunca kazanılan zaferlerin ve yaşanan acıların tecrübesiyle yoğrulup savaş meydanlarında ve ilim meclislerinde unutulmaz izler bırakmış kahramanların fedakarlıklarıyla zenginleşerek bugün bizim omuzlarımızda duran ve yarın çocuklarımızın ellerinde yükselecek o mirası tanımak, bilmek, anlamak, kendi gayretlerimizle daha da geliştirerek, bu konuda neslimize düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmek zorundayız.
Yalnız ülkeler arasında değil, adına millet dediğimiz, ortak özellikleriyle ülke sınırlarını aşan insan toplulukları arasında da sınırlar vardır. Hatta çoğu zaman bu hayali sınırlar, ülkeler arasındaki yapay ve tartışmaya açık fiziksel sınırlardan daha önemli ve çok daha belirleyicidir. Somut bir coğrafi bölge veya bir devlet egemenliğiyle tanımlayamayacağımız bu görünmez sınırlar, bir insan topluluğuna millet olma niteliği kazandıran tarih, dil ve kültür gibi unsurların şekillendirdiği, toplumu oluşturan bireyler arasında genel kabul gören ve başka milletler karşısında ayırt edici olma özelliği gösteren bir değerler manzumesinin güvencesi altındadır. Başka bir deyişle, milletin manevi varlıklarını koruyan en önemli güç bu değerler manzumesidir. Milleti millet yapan bu değerler sisteminin de gözetilmeye, uzak sandığımız görünmez tehlikelere karşı korunup savunulmaya ihtiyacı vardır. Bu konuda zaaf göstermek, milletin dilini, kültürünü ve temel değerlerini koruma noktasında yetersiz kalmak, millet olarak kimliğimizi ve milli birlik ve beraberlik duygumuzu zayıflatır. Buna karşı alınacak tedbir, milletin geleceğini emanet edeceği gençlere atalarından aldığı mirası tam ve eksiksiz olarak aktarabilmesi olacaktır.
M.s. 7. Yüzyılın öyle bir 40 yılı vardır ki, Türk milleti bağımsızlığını kaybetmiş, devletini yitirmiş bir millet olarak bu dönemde bütünüyle Çin hakimiyetine girmiştir. 40 Yıl süren ve sonunda öncekinden daha güçlü ve daha ihtişamlı bir devletin kurulmasıyla neticelenen bu esaret döneminin sebepleri ve gelecekte bu tür felaketlerden kaçınmanın yolları Orhun nehri kıyısında ölümsüz taşlara kazınarak gelecek kuşaklara miras bırakılmıştır.
"Çin milletinin sözü tatlı, ipek kumaşı yumuşak imiş. Tatlı sözle, yumuşak ipek kumaşla aldatıp uzak milleti öylece yaklaştırırmış. Yaklaştırıp, konduktan sonra, kötü şeyleri o zaman düşünürmüş. İyi bilgili insanı, iyi cesur insanı yürütmezmiş. Bir insan yanılsa kabilesine, milletine, akrabasına kadar barındırmaz imiş. Tatlı sözüne, yumuşak ipek kumaşına aldanıp çok çok, Türk milleti, öldün; Türk milleti, öleceksin!" (Bilge Kağan Yazıtı Kuzey yüzü)
böyle sesleniyor Bilge Kağan 732 yılından. Savaşın, silahın, askerin fayda etmediği; Tehlikenin, biz hiç farkına varmadan sinsice gelip boğazımıza çöktüğü barış zamanlarından bahsediyor ve milleti uyarıyor. Yasanı, geleneğini, töreni, seni sen yapan değerlerini, dilini ve kültürünü kaybedersen sahip olduğun başka hiç bir şey seni kurtaramaz.
Milletin manevi varlıklarını korumak için karakollar kuramaz, dikenli teller çekemezsiniz. Bunları büsbütün korunmasız bırakmak da milletin geleceği açısından ölümcül bir hata olur. Bir milletin, kendini korumak için kılıçtan, oktan, tüfekten, toptan daha etkili bir silaha ihtiyacı vardır. Varlığını sürdürmesi, bu en etkili silaha sahip olup olmamasına bağlıdır. Milletin; görünmez sınırlarını, yani kültürünü, dilini, tarihini, inanç sistemini ve bütün kutsal değerlerini koruyabilmek için sahip olmak zorunda bulunduğu o silah eğitimdir. Tarih boyunca, nesilleri birbirine bağlayan o zincir, milletin geleceğini inşa eden o güç, milletin evlatlarını barış zamanının sinsi tehlikelerine karşı uyanık tutan ve dayanıklı kılan o zırh eğitimdir. Ailede başlar, okulda pekişir, yaşam boyu devam eder. Günün birinde milli olma niteliğini yitirirse, başka hiç bir şey bu özelliğini uzun süre koruyamaz. Bu nedenledir ki, başka hiç bir şeyde olmasa bile, eğitimde milli çizgi ne pahasına olursa olsun mutlaka korunmalı, milletin geleceği için bu konuda hassas olunmalı, asla taviz verilmemelidir.
Yorumlar
Yorum Gönder