Bunca anıt, bunca yazıt, mürekkebe bulanmış bunca kağıt…

Tarih mi tekerrür ediyor; yoksa zavallı insanın kaderi, içinde yaşadığı coğrafyanın makus talihine razı olup, onu sonsuz bir döngü halinde tekrar tekrar yaşamak üzerine mi yazılmış? İnsanoğlu, öğrendiği herşeyi kayalara, kil tabletlere, papürüs yaprağından parşomenlere yazarak, sonraki kuşakların kendi hatalarından ders çıkarabilmeleri için tarihin her döneminde elinden geleni yapmış olsa da, insan nesli, hakkında açıkça ve defalarca uyarıldığı felaketlerden kaçınmayı tarihin hiçbir döneminde hakkıyla başaramamıştır. Hatalar yapılmış, acılar çekilmiş, yapılan hataların bedeli kan ve gözyaşıyla ödenmiş, çekilen büyük acılar kil tabletlere ve mermer sütunlara kazınmış, kitaplar yazılmış, destanlar söylenmiş, türküler yakılmış, ama bunlar aynı acıların tekrar tekrar yaşanmasına engel olamamıştır. Bu açıdan bakıldığında, insanın yeryüzündeki macerası, hırs, intikam, kibir ve cinayet yüklü bir geminin kan ve gözyaşı denizinde sürüklenip gitmesinden ibaretmiş gibi görünmektedir. Bunun böyle olması, belki de bilmekle tecrübe etmek arasındaki derin uçurumun doğal bir sonucudur. Acaba atalarımız, "Bir musibet bin nasihatten yeğdir" derken, tek tek insanların ve koca koca ulusların er geç dibini boylamaktan kurtulamadıkları o tekerrür eden tarihin en derin uçurumuna mı dikkatimizi çekmek iştemişlerdi? Eğer öyleyse, bu öğüt de o uçurumda asılı duran niceleri gibi, anlamsız bir ihtar ya da gülünç bir çelişki olmuyor mu?

İnsan, yeryüzünde ilk adımını attığı o en uzak günden beri acı çekip felaketlere uğrayarak öğrendiği ne varsa bir yolunu bulup gelecek kuşaklara aktarma gayreti içinde olmuş, bu gayretle taşlar dikip sahifeler yazmış, zamanın ilmi ve o ilmi işleyen aklın yetkinliği ölçüsünde doğruyu bulup aktarmak için yollar ve araçlar aramış, hayatı bin yılların tecrübesinde süzüp çok değerli öğütler bırakmış ve bütün bunları çocuklarının yaşayacağı dünya daha güzel bir yer olsun diye yapmıştır. Onca şeye rağmen; masum çocukların, savunmasız kadınların ve çaresiz erkeklerin, içinde yaşadığımız dünyanın her yerinden yükselen feryadını duymamak için kulakların sağır, insan eliyle insanı kuşatan ölümü, ateşi ve dumanı görmemek için gözlerin kör olması gerekir. Binlerce yıllık tecrübeye, bin yıllar boyunca yazılıp söylenen her şeye rağmen insanoğlu aynı kaderi tekrar tekrar yaşayıp sonunda aynı labirentte kaybolmaktan kurtulamıyorsa, daha fazla yazıp söylemenin ne faydası var?

Bu yolun sonu malesef çıkmaz sokak.

Yorumlar

Bu Ay En Çok Okunanlar

Damağası / Sağırdere / Körduman - Kemal Tahir

Hindistan'a Bir Geçit - Edward Morgan Forster

İSTİKLÂL ŞAİRİMİZ MEHMET AKİF ERSOY

Yıkılış - Graham Green

Zamanı Yönetmek - Hedefler ve Öncelikler

Ve Çanakkale Üçlemesi 1- Geldiler - Mustafa Necati Sepetçioğlu